1970'ler hemen hemen bütün dünyada dini hareketlerin canlandığı ve insanların dine döndüğü yıllar oldu. İslam dünyası da bundan nasibini aldı. Siyasal islam'ın yükselişi bu dönemde oldu. Türkiye de dünyayı ve içinde bulunduğu bölgeyi etkisi altına alan bu canlanmadan nasibini aldı. Siyasal İslam'in Türkiye izdüşümü Milli Selamet Partisi bu dönemde iktidarın ortaklarından biri oldu ve lideri Necmettin Erbakan başbakan yardımcılığına kadar yükseldi.
Siyasal İslam'ın yükselişi 1970'lerde yaşanan büyük krizle açıklanıyor. 1970'ler Eric Hobsbawm'ın tabiriyle 'Kriz Yılları...' Immanuel Wallerstein, 1970'lerin Kapitalist Ekonominin sonunu getirecek tohumu içinde barındırdığını iddia ediyor. 1970'ler o zamana kadar İslam dünyasında hüküm süren seküler bütün ideolojilerin iflas ettiği yıllar... Dolayısıyla siyasal islam herşeyin İslami bir düzene tabi tutulmakla düzeleceği iddiası ile ortaya çıkıyor.
Siyasal İslam'ın bölgedeki siyasi iktidar ilişkileri için çok ciddi boyutlarda tehdit unsuru olduğunu 1979 İran devrimi gösterdi. Suudi Arabistan'da aynı yıl tehditi en yüreğinde hissetti. 1979'un Kasım ayında Juhayman Al Otaibi isimli bir Suudi ilahiyat öğrencisi ve 1000 küsür arkadaşı ile Ka'be'yi bastı ve içindekileri rehin aldı. Baskın iki hafta sürdü ve neticede Al Otaibi'nin hiçte istemeyeceği bir şekilde sona erdi. Fakat Suudi yönetici eliti mesajı çoktan almıştı.
1980'lere İran ve Suudi Arabistan farklı bir siyasa ile girdiler. İran devrimini yaymak, Suudi Arabistan için için kaynayan dini yapılanmasını başka bölgelere yönlendirmek, böylece evini temizlemek istiyordu.
Dini hareketlenme 1980'lerde toplumsal bağları güçlü tarikatler ve dini cemaatlerin güçlenmesi ile devam etti. Gilles Kepel'e göre bu bir strateji değişimiydi: toplum siyasal islam'da yukarıdan aşağı inen bir dönüşümle İslamlaştırılacaktı... şimdi toplum aşağıdan yukarıya çıkan bir dönüşümle İslamlaştırılıyordu.
Dolayısıyla konunun can alıcı noktası şu ilişki de düğümleniyor. İran'ın devrimini yayma sevdası ve Suudi Arabistan'ın petro-dolarlarını dünyadaki İslami hareketlere aktarması ile 1980 sonrasındaki tarikat ve dini cemaatlerin güçlenmesi arasında bir ilişki var mıydı?
Böyle önemli bir tarihsel kesişme olunca ilişkinin varlığı da doğal olarak kuruldu. Bu ilişki Türkiye'de olan bitenler için geçerli miydi? Uğur Mumcu Rabıta isimli kitabında işte tam bu can alıcı ilişkiyi ortaya çıkarmaya çalışıyor.
Kitap beş ana bölüme ayrılmış. İlk bölümde o zamanın Federal Almanya'sında İran'la ilişkili olarak faaliyet gösteren iki hoca ele alınıyor. İlk hoca tanıdık bir isim: Cemalettin Kaplan... Hani şu Almanya'da halifeliğini ilan eden Metin Kaplan'ın babası... Diğeri Ahmet Kütahyalı. Uğur Mumcu bu iki hocanın İran'a olan sempatilerini gözler önüne sermekle kalmıyor, takip ettikleri strateji ve hedeflerle İran devrimi arasındaki yakınlığa da dikkat çekiyor. Özellikle Kaplan'ın hazırladığı İslam anayasası tam bir İran anayasasının kopyası olmuş. İkinci bölümde Avrupa'da faaliyet gösteren Milli Görüş Teşkilatları mercek altına yatırılıyor. Bu teşkilatların hem İran'la hem de Suudilerle ilişki içerisinde olduklarını bu bölümde öğreniyoruz. Üçüncü bölümde Süleymancılık dosyası açılıyor. Bu bölümün aslında kitabın esas konusuyla bir alakası yok. Bölümün ana kaygısı Süleymancılık-Diyanet arasındaki kavgayı tartışmak. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kavga beni çok şaşırttı. Genelde Diyanet teşkilatı Türkiye'deki tarikat ve cemaatleri karşısına almaz. Süleymancılarla böyle bir kavgaya girişmesi kesinlikle üzerinde araştırma yapılması gereken bir konu... Ama dediğim gibi, bu konunun Türk tarikat ve dini cemaatlerin Suudi ve İran ilişkileri ile hiçbir alakası yok. Dördüncü bölüm kitaba ismini veren Suudi devletinin dini cemaatlere yardımını yönlendiren örgütü Rabıta al Alam al İslami'ye ayrılıyor. Bence Uğur Mumcu'nun en önemli gazetecelik başarısı da bu bölümde ortaya çıkıyor. Rabıta örgütü ile bağlantısı olanlar büyük bir titizlikle ortaya çıkarılıyor. Bu örgütle Türkiye de bağlantılı olması kuvvetle muhtemel kurum ve vakıflardan dört tanesi göze çarpıyor: Faisal Finans, Al Baraka, Aydınlar Ocağı, Bereket Vakfı ve İlim Yayma Cemiyeti... Bağlantıyı kuvvetle muhtemel kılan ise bu kurum ve vakıfların kurucularının Suudi Arabistan'la olan bağlantıları... Öte yandan Uğur Mumcu aynı bölümde Süleymancıların vakıflarına da aynı muameleyi yapıyor. Fakat Süleymancı vakıfların aynı grup içinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine emin değilim. Çünkü tamamen farklı bir kadro tarafından kurulmuş vakıflar. Mumcu'nun karmaşık anlatımında göremediğim veya kaçırdığım noktalar mı var.. Süleymancı vakıfları da Suudi yardımı almış vakıflarla peşi sıra tartışması bu vakıflarında Suudilerden yardım aldığını çağrıştırıyor. Alıp almadıklarını bilmiyorum. Belki almışlardır. Ama elindeki delillerle Uğur Mumcu'nun Süleymancıları da aynı sınıfa dahil etmesi ciddi araştırmacı gazeteci kimliğine gölge düşürmüş.
Kitap aslında bu bölümle bitiyor. Beşinci bölüm Rabıta olayının Türk basınındaki yankıları... Meraklısı için önemli bir arşivleme olmuş bu bölüm... Elimdeki Rabıta kitabı 24. Baskı... Toplam 500 küsür sayfa... Fakat bu 500 küsür sayfanın sadece 150 küsür sayfası ana kitap... Geri kalanı olayın Türk basınındaki yansımaları ve belgelere ayrılmış.
Uğur Mumcu'nun bu kitapta gölge düşürdüğü diğer bir yönü daha var: konusuna karşı takınması gereken tarafsız duruşu... Herhangi bir yazarın dünya görüşünün ve bir ideolojisinin olması kaçınılmazdır. Ama araştırma da amaç bu dünya görüşünün ve ideolojinin konuya yaklaşımını etkilememesidir. Uğur Mumcu'nun üzerine çalıştığı konu ile alakalı anlatımında oldukça alaycı ve küçümser ifadelerini çok itici buldum. Bence böylesine önemli bir kitaba hiç yakışmamış.
Uğur Mumcu'nun Türkçeye hakimiyeti oldukça etkileyici... Ağdalı ve uzun cümlelere kaçmadan meramını kısa ve öz Türkçe ifadelerle anlatabilmesi şahsen benimde sahip olmak istediğim ve çabaladığım bir özellik...
Uğur Mumcu Rabıta ile çok önemli bir konuyu aralıyor. Bu aralıktan girilip devamının getirilmesi ve üzerinde daha çok çalışılması gereken bir konu bu... Türk tarikat ve dini cemaatlerin İran ve Suudi Arabistan bağlantıları daha fazla çalışmayı hakeden bir konu.. Rabıta'nın ilk baskısı 1987'de.. yani aradan 21 yıl geçmiş... Halen daha bu çok önemli araştırma konusunun üzerine gidilmemiş olması tek kelime ile üzücü...
Kişisel duygularımı bu tahlile karıştırırsam... Suudi Arabistan veya İran'dan tek kuruş dahi olsa para sağlayıp Türkiye'de veya yabancı ülkelerdeki Türkler arasında dini çabalar içine girenlerin mutlaka ama mutlaka tarih önünde Türk milletinin karşısına çıkmasında önem görüyorum. Bunu yaparken de genellemelerden kaçınmalı bütün dini kişi ve cemaatler Suudi veya İran'la bağlantılıdır şeklinde yaftalamadan kaçınarak yapmak gerekir bunu... Taki aksi ispatlanana kadar...
17 Şubat 2011 Perşembe
Metin Heper, Türkiye'de Devlet Geleneği, Çev. Nalan Soyarık, 2. Baskı, Doğu Batı Yayınları, 2006
Son 200 yıldır içinden geçtiğimiz dönüşüm nedir? Buna çoğunlukla Batılılaşma veya çağdaşlaşma dedik. Batı'nın kurumları, felsefeleri, dine bakışları, vs., neticede çağdaş olanı temsil ettiği için ikisi arasında da pek bir fark görmedik. Dolayısıyla bir çoğumuz Edward Said'in tabiriyle 'Şarkiyatçı veya oryentalist' olduk. Gönüllü bir şarkiyatçılıktı bizimkisi... Dünyanın farklı bölgelerinde olduğu gibi sömürgeleşmenin ürünü değildi bizimkisi. Samimiyetle Batı'nın üstünlüğüne inandık. Samimiyetle onlar gibi olmaya çalıştık. Dolayısıyla son 200 yıldır geçirdiğimiz dönüşümü işte bu samimi gayretle açıkladık. Mustafa Reşit Paşa'dan Mustafa Kemal Paşa'ya uzanan bir silsile devlet adamımızı bu ön varsayımla anlamaya gayret ettik.
Hikaye, Batılılaşmaya veya çağdaşlaşmaya çalışmak gibi çok büyük bir dönüşümü içerince, doğal olarak içerisinde bazı çelişkiler de barındırdı. O zaman çelişkilerin kaynağı ya gericilikle suçlandı ya da Batı'yı tam olarak kavrayamamakla... Bir de Türkiye'nin kendine has koşulları eklenince, Türkiye büyük hikayeler için bir çok çelişki barındıran içinden çıkılmaz bir örnek haline geldi. Bu çelişkilerin önemli bir kısmı ifade edildiği gibi hikayenin büyüklüğünden kaynaklanıyordu.
Metin Heper Türkiye'de Devlet Geleneği kitabında işte tam olarak bu noktada ayrılıyor. Çağdaşlaşma gibi büyük çaplı bir hikayeden ziyade, son 200 yıllık dönüşümümüzü Türkiye'de devletin dönüşümü etrafında kurguluyor. Bu yeni açılım daha sağlam ve birçok çelişkiyi de çözümleyen bir anlatımı mümkün kılıyor. Bunda Heper hoca'nın Türk devletinine dair derin ve geniş bilgisininde küçümsenemez payı var.
Kitabın birinci bölümü kuramsal tartışmalara ayrılmış. Bu bölümdeki kuramsal tartışma özellikle siyaset biliminde ve sosyoloji de güncelliğini çoktan kaybetti. Yine de bölüm takip eden bölümlerin anlaşılmasını kolaylaştıracak kavramsal tartışma için önemli. Heper hoca iki tür devlet modelinden bahsediyor: Araçsal devlet modeli, aşkın devlet modeli. Araçsal devlet modeli siyasa yapımına dahil olmayan, kendi dışında belirlenen siyasaları basitçe uygulayan devlet... Aşkın devlet ise hem kendisi hem de halk için daha kavrayıcı menfaatleri belirleyip onun doğrultusunda siyasa yapımına katılan devlet. Türk devlet geleneği işte bu ikinci devlet modelini doğuruyor.
İkinci bölümde Osmanlı mirası tartışılıyor. Osmanlı modernleşmesi en dar anlamda devletin güçlendirilmesi olarak yorumlanıyor. Bunun bir ürünü olarak Tanzimat sonrasında ortaya çıkan bürokratik gelenek Türkiye'de aşkın devletin nüvesini oluşturuyor.
Üçüncü bölüm Atatürk dönemine ayrılmış. Atatürk'ün kurmak istediği devlet modeli her defasında halkını daha ileri modernleşme aşamasına götürmek isteyen bir devlet... Bu anlamda aşkın bir devlet... Tabi bu devletin ikircikli bir durumu var. Zira halkını daha üst seviyelere götürdükçe kendi varlık sebebini ortadan kaldırmış olacaktı bu devlet... Belki de bu yüzden Atatürk'ün idealindeki devlet onunla birlikte ortadan kalkıyor. Yerine Bürokratik aşkın devlet geliyor. Bu devlet kendini Atatürkçü olarak tanımlıyor aslında... ama Atatürk'ün en önemli idealini de rafa kaldıran bir devlet. Zira bu yeni dönemde Atatürkçülük donduruluyor ve ideoloji haline getirilip halk onunla çeperleniyor. Bu yeni halde halk olduğu halde kalacak ve sürekli gözetlenip güdülecek bir sürü halinde görülüyor. Çok partili sürece geçiş aslında bir şeyi değiştirmiyor. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde yoğunlaşan Demokrat Parti karşıtlığı ve 1960 ihtilali bürokratik aşkıncılığın örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.
1970'lerde hükümet olan çeşitli partilerin istihdam politikaları tam anlamıyla bürokratik aşkın devletinde kuyusunu kazıyor. Bürokratik kadrolara partilerin kendi adamlarını ataması, gelişigüzel ve sık sık kadroların değiştirilmesi ve yükselen sağ-sol çatışmaları karşısında çaresiz kalan bir devlet...
12 Eylül ihtilali bir anlamda bürokratik aşkın devletin tekrar kendini tesisi olarak görülebilir. Bürokratik istikrar arzusu ve siyasete karşı özerklik ve koruma sağlama 12 eylül askeri yönetimini çareler almaya yöneltiyor. Cumhurbaşkanlığı güçlendirilerek önemli atamalar bu kurumda toplanıyor. Böylece halen daha içinde olduğumuz yeni aşkın devlet dönemi kurulmuş oluyor. Bu dönemdeki aşkıncılığı yeni yapan ise, özellikle ekonominin yönetiminde siyasete hareket alanının tanınması... Böylece siyasetle bürokrasi arasında bir iş bölümü yapılmış oluyordu. Dış politika gibi önemli konular yine aşkın devletin alanı olarak kaldı.
Kitap ingilizceden çeviri... Her çeviri de doğal karşılanabilecek hatalar bu kitapta da var. Fakat daha dikkatli ve titiz bir çalışma ile oldukça basit hatalar da düzeltilebilirdi. Özellikle ilk sayfalarda cümle düşüklükleri rahatsız edici derecede fazla... Kelime kullanımında da daha dikkatli olunabilirdi. Kolektif, münferit, absürdlük, rasyonalite gibi kelimeler yerine Türkçe karşılıkları kullanılabilirdi.
Heper Hoca son 200 yıllık değişimimizi Türk devlet geleneği'nin dönüşümünde takip ederek yakın tarihimizi anlamamıza çok önemli bir katkı sağlıyor. Kitabın aslı 1986'da ingilizce olarak yayınlanıyor. Yani yeni aşkın devlet kurulduktan hemen sonra... Ondan sonra da bürokrasi ve siyasetin mücadelesi bitmedi. Günümüze kadar devam etti. İçinde bulunduğumuz dönem siyasetin kendine biçilen rolü genişletmek için çırpındığı bir dönem. Avrupa Birliği maceramız da aslında siyaset-bürokrasi mücadelesinin başka bir alana aktarılmış hali. Heper hocamız keşke bu kitabını 1986'dan sonraki değişimleri, özellikle dini cemaatlerin güçlenmesini, hesaba katarak genişletse... Bu genişletmeyle Heper hocanın şu an yaşadığımız sorunları daha önce tutulmamış olaran ışık tutacağını söyleyebilirim.
Umarım bunu yapmak için zaman bulur...
Hikaye, Batılılaşmaya veya çağdaşlaşmaya çalışmak gibi çok büyük bir dönüşümü içerince, doğal olarak içerisinde bazı çelişkiler de barındırdı. O zaman çelişkilerin kaynağı ya gericilikle suçlandı ya da Batı'yı tam olarak kavrayamamakla... Bir de Türkiye'nin kendine has koşulları eklenince, Türkiye büyük hikayeler için bir çok çelişki barındıran içinden çıkılmaz bir örnek haline geldi. Bu çelişkilerin önemli bir kısmı ifade edildiği gibi hikayenin büyüklüğünden kaynaklanıyordu.
Metin Heper Türkiye'de Devlet Geleneği kitabında işte tam olarak bu noktada ayrılıyor. Çağdaşlaşma gibi büyük çaplı bir hikayeden ziyade, son 200 yıllık dönüşümümüzü Türkiye'de devletin dönüşümü etrafında kurguluyor. Bu yeni açılım daha sağlam ve birçok çelişkiyi de çözümleyen bir anlatımı mümkün kılıyor. Bunda Heper hoca'nın Türk devletinine dair derin ve geniş bilgisininde küçümsenemez payı var.
Kitabın birinci bölümü kuramsal tartışmalara ayrılmış. Bu bölümdeki kuramsal tartışma özellikle siyaset biliminde ve sosyoloji de güncelliğini çoktan kaybetti. Yine de bölüm takip eden bölümlerin anlaşılmasını kolaylaştıracak kavramsal tartışma için önemli. Heper hoca iki tür devlet modelinden bahsediyor: Araçsal devlet modeli, aşkın devlet modeli. Araçsal devlet modeli siyasa yapımına dahil olmayan, kendi dışında belirlenen siyasaları basitçe uygulayan devlet... Aşkın devlet ise hem kendisi hem de halk için daha kavrayıcı menfaatleri belirleyip onun doğrultusunda siyasa yapımına katılan devlet. Türk devlet geleneği işte bu ikinci devlet modelini doğuruyor.
İkinci bölümde Osmanlı mirası tartışılıyor. Osmanlı modernleşmesi en dar anlamda devletin güçlendirilmesi olarak yorumlanıyor. Bunun bir ürünü olarak Tanzimat sonrasında ortaya çıkan bürokratik gelenek Türkiye'de aşkın devletin nüvesini oluşturuyor.
Üçüncü bölüm Atatürk dönemine ayrılmış. Atatürk'ün kurmak istediği devlet modeli her defasında halkını daha ileri modernleşme aşamasına götürmek isteyen bir devlet... Bu anlamda aşkın bir devlet... Tabi bu devletin ikircikli bir durumu var. Zira halkını daha üst seviyelere götürdükçe kendi varlık sebebini ortadan kaldırmış olacaktı bu devlet... Belki de bu yüzden Atatürk'ün idealindeki devlet onunla birlikte ortadan kalkıyor. Yerine Bürokratik aşkın devlet geliyor. Bu devlet kendini Atatürkçü olarak tanımlıyor aslında... ama Atatürk'ün en önemli idealini de rafa kaldıran bir devlet. Zira bu yeni dönemde Atatürkçülük donduruluyor ve ideoloji haline getirilip halk onunla çeperleniyor. Bu yeni halde halk olduğu halde kalacak ve sürekli gözetlenip güdülecek bir sürü halinde görülüyor. Çok partili sürece geçiş aslında bir şeyi değiştirmiyor. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde yoğunlaşan Demokrat Parti karşıtlığı ve 1960 ihtilali bürokratik aşkıncılığın örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.
1970'lerde hükümet olan çeşitli partilerin istihdam politikaları tam anlamıyla bürokratik aşkın devletinde kuyusunu kazıyor. Bürokratik kadrolara partilerin kendi adamlarını ataması, gelişigüzel ve sık sık kadroların değiştirilmesi ve yükselen sağ-sol çatışmaları karşısında çaresiz kalan bir devlet...
12 Eylül ihtilali bir anlamda bürokratik aşkın devletin tekrar kendini tesisi olarak görülebilir. Bürokratik istikrar arzusu ve siyasete karşı özerklik ve koruma sağlama 12 eylül askeri yönetimini çareler almaya yöneltiyor. Cumhurbaşkanlığı güçlendirilerek önemli atamalar bu kurumda toplanıyor. Böylece halen daha içinde olduğumuz yeni aşkın devlet dönemi kurulmuş oluyor. Bu dönemdeki aşkıncılığı yeni yapan ise, özellikle ekonominin yönetiminde siyasete hareket alanının tanınması... Böylece siyasetle bürokrasi arasında bir iş bölümü yapılmış oluyordu. Dış politika gibi önemli konular yine aşkın devletin alanı olarak kaldı.
Kitap ingilizceden çeviri... Her çeviri de doğal karşılanabilecek hatalar bu kitapta da var. Fakat daha dikkatli ve titiz bir çalışma ile oldukça basit hatalar da düzeltilebilirdi. Özellikle ilk sayfalarda cümle düşüklükleri rahatsız edici derecede fazla... Kelime kullanımında da daha dikkatli olunabilirdi. Kolektif, münferit, absürdlük, rasyonalite gibi kelimeler yerine Türkçe karşılıkları kullanılabilirdi.
Heper Hoca son 200 yıllık değişimimizi Türk devlet geleneği'nin dönüşümünde takip ederek yakın tarihimizi anlamamıza çok önemli bir katkı sağlıyor. Kitabın aslı 1986'da ingilizce olarak yayınlanıyor. Yani yeni aşkın devlet kurulduktan hemen sonra... Ondan sonra da bürokrasi ve siyasetin mücadelesi bitmedi. Günümüze kadar devam etti. İçinde bulunduğumuz dönem siyasetin kendine biçilen rolü genişletmek için çırpındığı bir dönem. Avrupa Birliği maceramız da aslında siyaset-bürokrasi mücadelesinin başka bir alana aktarılmış hali. Heper hocamız keşke bu kitabını 1986'dan sonraki değişimleri, özellikle dini cemaatlerin güçlenmesini, hesaba katarak genişletse... Bu genişletmeyle Heper hocanın şu an yaşadığımız sorunları daha önce tutulmamış olaran ışık tutacağını söyleyebilirim.
Umarım bunu yapmak için zaman bulur...
Tanıl Bora, Kemal Can, Devlet Ocak Derğah 12 Eylül'den 1990'lara Ülkücü Hareket, 7. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004
Ülkücü düşünce ve hareket Türk modernleşmesinin kuşkusuz en önemli parçalarından birisi... Diğer düşünce ve hareketler üzerine yapılacak her çalışma eğer söz konusu düşünce ve hareketin bu parça ile bağlantılarını iyi ortaya koymamışsa, bu parçaya gönderme yapmamışsa mutlaka eksiklikler barındıracaktır.
Devlet Ocak Derğah'ta Tanıl Bora ve Kemal Can Türk modernleşmesinin bu önemli parçasını, ülkücü hareketi, masaya yatırıyor.
Harekete dair en ufacık bir detay bile gözden kaçırılmamaya çalışılmış ve daha da önemli bu binlerce detay bilgi çok dikkatli bir bakış açısı ile genel bir hikayenin parçası olarak sunulmuş bizlere. Kitabın tarihsel bilgi açısından zenginliğini anlamak için kaynakça bölümüne bakmak yeterli. Kaynakçada ikinci el kaynak olarak nitelenebilecek kitap sayısı o kadar az ki...
Herşeyden önce ülkücü hareket milliyetçi düşüncenin bir alt şekli... Dolayısıyla Türkiye'de milliyetçi düşüncenin doğuşu ve gelişiminden bağımsız ele alınamaz. O yüzden tarihsel olarak ülkücü hareketin başlangıcı 19.yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarına götürülebilirdi. Fakat Tanıl Bora ve Kemal Can bence isabetli bir kararla ülkücü hareketin başlangıcı olarak 1948 tarihini alıyor. Hareketin tarihi düşünsel boyutta ele alınsaydı belki bu yanlış bir başlangıç olurdu. Zira yeni cumhuriyet yöneticilerinde ülkücü sayılabilecek eğilimler vardı. Fakat o haliyle ülkücü hareket toplumsal bir hareket değildi. Eski tabirle 'kuvveden fiile' geçiş 1948 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin kuruluşu ile oldu. 1960 ihtilalinin güçlü subaylarından Alparslan Türkeş'in 1965 yılında partinin liderliğini ele geçirmesi ile parti tam olarak ülkücü yola giriyordu.
Kitabın ilk bölümü ülkücü düşüncenin 1980 evvelini ele alıyor. Bu dönem aslında kitabın ana konusu içerisinde değil. Kitap daha çok 1980 sonrası ülkücü hareketin geçirdiği süreçleri ele alıyor. Yine de 1980 sonrasındaki dönüşümler 1980 öncesinin hareketinin insan malzemesi, örğüt yapısı ve iktidar stratejisi ortaya konmadan anlaşılamaz. İlk bölüm işte tam olarak bunu yapıyor.
İkinci bölüm 12 Eylül'ü ve hareketin içine düştüğü durumu anlatıyor. 1980 öncesinde komünistlere karşı devleti korumayı kendilerine görev biçen, devleti sürekli kutsayan bir söyleme sahip bu hareketin devletin kendisinden gördüğü bu ağır darbeyi nasıl algıladığı bu bölümde ele alınıyor.
Üçüncü bölüm ülkücü hareketin 12 Eylül darbesine yaklaşımını etkileyen en önemli değişimi masaya yatırıyor. Aydınlar Ocağı'nın etkisiyle Türk devletinin 'Türk-İslam sentezi'ni benimsemesini... Aslında bu ülkücü hareketin önemli bir bölümünün yıllardır savunduğu bir sentezdi... Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman... Şimdi aynı düşünce Türk devletinin resmi görüşü oluyordu. Ülkücüler zindandaydı, ama fikirleri iktidardaydı.
Dördüncü bölümden sekinci bölüme kadar ki bölümler, 1983 sonrası dönemde ülkücü hareketin hangi düzlemlerde bölündüğünün ve birlik beraberliğini kaybettiğinin hikayesi...
Birinci bölünme, siyasal düzlemde yaşanıyor. Ülkücü hareket Muhafazakar Partı ve Milliyetçi Çalışma Partisi etrafında yeniden örgütlenirken, geçiş döneminde ülkücülerin önemli bir kısmı da Anavatan Partisi'ne geçiyor.
İkinci bölünme söylem düzleminde yaşanıyor. Bir kısım ülkücüler eski devletçi-muhafazakar söylemi devam ettirirken, bir kısmı sol söylemi, bir kısmı ise islami söylemi ülkücü söyleme eklemliyor.
Üçüncü bölünme ülkücü hareketin şiddete bulaşmış bir kısmının mafyalaşması ile oluyor. Ülkücü hareket ile mafya arasındaki ilişkiler aslında 1980 öncesi döneme uzanıyor. 12 Eylül sadece bu süreci hızlandırıyor. Yaşanan ülkücü baba enflasyonu aslında sonunda habercisi...
Dokuzuncu bölüm Milliyetçi Çalışma Partisi'nin toparlanma sürecini ele alıyor. Bu toparlanma süreci aslında bahsi geçen bölünmelerinde tedavi edilmesi ile başbaşa giden bir süreç. Onuncu bölüm 1980 sonrasında güçlenen islami hareketle ülkücü hareket arasındaki ilişkileri ele alıyor. Bu ilişki gittikçe artan bir oranda İslami hayat tarzının ülkücü tabanda yayılması arka planında gerçekleşiyor. Dolayısıyla islami hareket ve ülkücü hareket ikircikli bir ilişki içine düşüyorlar.
On birinci bölüm söz konusu dönemde gerçekleşen uluslararası olaylara karşı ülkücü hareketin takındığı tavrı ele alıyor. Dış Türklerin tekrar Türk gündemine girmesi ile ülkücü hareketi tekrar pan-türkist renklere bürünmesi bu bölümde ele alınıyor. Son bölüm ülkücü hareketin söz konusu dönemde geçirdiği dönüşümü göstermesi açısından sol-komünist hareketlere ve kürtlere karşı tutumunu tartışıyor.
Bu kadar farklı konuları bir ciltte kavramaya çalışan bu kitabın en önemli eksikliği de zaten burada yatıyor. Örneğin ülkücü mafya konusu bile tek başına bir kitap konusu olabilecek bir konu... Bu yüzden yakın Türkiye tarihini araştıracaklar için bu kitap önemli bir giriş niteliğinde...
Diğer önemli bir eksiklik ülkücü hareketin daha geniş faşist hareket içerisindeki yerinin tartışılmaması... Bu eksiklik Ömer Laçiner'ın yazdığı önsöz'le kapatılmaya çalışılmış. Yine de bu kapamanın çok başarılı olduğunu söylemek zor. Laçiner'in tartışması oldukça soyut boyutlarda kalıyor. Faşizm'in Türkiye örneğine, ülkücü harekete, göndermeler çok sınırlı... Buradan Laçiner'in yazısının eksik olduğu düşünülmesin. Tam tersi, Laçiner'in denemesi Faşism'i düşünce ve toplumsal haraket boyutlarında başarılı bir şekilde kavrıyor. Eleştirdiğim nokta bu yazı ile kitabın geri kalanının birbiri ile konuşmuyor olması.
Kitabın Türkçesine ilişkin bir fikir vermesi açısından şu alıntı herşeyi söylüyor. 'Dikkatleri salt doktriner, kitabi faşizm tahlillerinde veya konspiratif provokasyon araştırmalarında yoğunlaştırmanın, gerçekliğin her düzeyini bu soyutlamalarla açıklamaya kalkmanın bilinci, bilgileri –giderek tavırları- eksikli ve sağlıksız kılan bir etkisi olduğu kanısındayız.' 'Angaje, statüko, demagojik, kollektif, fundamentalist... ve daha niceleri... Yani Tanıl Bora ve Kemal Can'ın kitaplarını kaleme alırken kullandıkları kelimelerin Türkçe olması için en ufacık bir gayret gösterdiklerine dair bir göstergeye rastlamıyorsunuz. Bu kadar güçlü iki zeka keşke bu konuda biraz daha dikkatli olsalar...
Bu 600 sayfalık dev hacimli kitap, inceden inceye işlenmiş, el emeği göz nuru ile dokunmuş bir kilime benziyor. Her araştırmacıyı imrendirecek bir gayretin cisimleşmiş hali bu kitap. Yazarlardan benzer çalışmaları merakla bekliyorum.
Devlet Ocak Derğah'ta Tanıl Bora ve Kemal Can Türk modernleşmesinin bu önemli parçasını, ülkücü hareketi, masaya yatırıyor.
Harekete dair en ufacık bir detay bile gözden kaçırılmamaya çalışılmış ve daha da önemli bu binlerce detay bilgi çok dikkatli bir bakış açısı ile genel bir hikayenin parçası olarak sunulmuş bizlere. Kitabın tarihsel bilgi açısından zenginliğini anlamak için kaynakça bölümüne bakmak yeterli. Kaynakçada ikinci el kaynak olarak nitelenebilecek kitap sayısı o kadar az ki...
Herşeyden önce ülkücü hareket milliyetçi düşüncenin bir alt şekli... Dolayısıyla Türkiye'de milliyetçi düşüncenin doğuşu ve gelişiminden bağımsız ele alınamaz. O yüzden tarihsel olarak ülkücü hareketin başlangıcı 19.yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarına götürülebilirdi. Fakat Tanıl Bora ve Kemal Can bence isabetli bir kararla ülkücü hareketin başlangıcı olarak 1948 tarihini alıyor. Hareketin tarihi düşünsel boyutta ele alınsaydı belki bu yanlış bir başlangıç olurdu. Zira yeni cumhuriyet yöneticilerinde ülkücü sayılabilecek eğilimler vardı. Fakat o haliyle ülkücü hareket toplumsal bir hareket değildi. Eski tabirle 'kuvveden fiile' geçiş 1948 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin kuruluşu ile oldu. 1960 ihtilalinin güçlü subaylarından Alparslan Türkeş'in 1965 yılında partinin liderliğini ele geçirmesi ile parti tam olarak ülkücü yola giriyordu.
Kitabın ilk bölümü ülkücü düşüncenin 1980 evvelini ele alıyor. Bu dönem aslında kitabın ana konusu içerisinde değil. Kitap daha çok 1980 sonrası ülkücü hareketin geçirdiği süreçleri ele alıyor. Yine de 1980 sonrasındaki dönüşümler 1980 öncesinin hareketinin insan malzemesi, örğüt yapısı ve iktidar stratejisi ortaya konmadan anlaşılamaz. İlk bölüm işte tam olarak bunu yapıyor.
İkinci bölüm 12 Eylül'ü ve hareketin içine düştüğü durumu anlatıyor. 1980 öncesinde komünistlere karşı devleti korumayı kendilerine görev biçen, devleti sürekli kutsayan bir söyleme sahip bu hareketin devletin kendisinden gördüğü bu ağır darbeyi nasıl algıladığı bu bölümde ele alınıyor.
Üçüncü bölüm ülkücü hareketin 12 Eylül darbesine yaklaşımını etkileyen en önemli değişimi masaya yatırıyor. Aydınlar Ocağı'nın etkisiyle Türk devletinin 'Türk-İslam sentezi'ni benimsemesini... Aslında bu ülkücü hareketin önemli bir bölümünün yıllardır savunduğu bir sentezdi... Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman... Şimdi aynı düşünce Türk devletinin resmi görüşü oluyordu. Ülkücüler zindandaydı, ama fikirleri iktidardaydı.
Dördüncü bölümden sekinci bölüme kadar ki bölümler, 1983 sonrası dönemde ülkücü hareketin hangi düzlemlerde bölündüğünün ve birlik beraberliğini kaybettiğinin hikayesi...
Birinci bölünme, siyasal düzlemde yaşanıyor. Ülkücü hareket Muhafazakar Partı ve Milliyetçi Çalışma Partisi etrafında yeniden örgütlenirken, geçiş döneminde ülkücülerin önemli bir kısmı da Anavatan Partisi'ne geçiyor.
İkinci bölünme söylem düzleminde yaşanıyor. Bir kısım ülkücüler eski devletçi-muhafazakar söylemi devam ettirirken, bir kısmı sol söylemi, bir kısmı ise islami söylemi ülkücü söyleme eklemliyor.
Üçüncü bölünme ülkücü hareketin şiddete bulaşmış bir kısmının mafyalaşması ile oluyor. Ülkücü hareket ile mafya arasındaki ilişkiler aslında 1980 öncesi döneme uzanıyor. 12 Eylül sadece bu süreci hızlandırıyor. Yaşanan ülkücü baba enflasyonu aslında sonunda habercisi...
Dokuzuncu bölüm Milliyetçi Çalışma Partisi'nin toparlanma sürecini ele alıyor. Bu toparlanma süreci aslında bahsi geçen bölünmelerinde tedavi edilmesi ile başbaşa giden bir süreç. Onuncu bölüm 1980 sonrasında güçlenen islami hareketle ülkücü hareket arasındaki ilişkileri ele alıyor. Bu ilişki gittikçe artan bir oranda İslami hayat tarzının ülkücü tabanda yayılması arka planında gerçekleşiyor. Dolayısıyla islami hareket ve ülkücü hareket ikircikli bir ilişki içine düşüyorlar.
On birinci bölüm söz konusu dönemde gerçekleşen uluslararası olaylara karşı ülkücü hareketin takındığı tavrı ele alıyor. Dış Türklerin tekrar Türk gündemine girmesi ile ülkücü hareketi tekrar pan-türkist renklere bürünmesi bu bölümde ele alınıyor. Son bölüm ülkücü hareketin söz konusu dönemde geçirdiği dönüşümü göstermesi açısından sol-komünist hareketlere ve kürtlere karşı tutumunu tartışıyor.
Bu kadar farklı konuları bir ciltte kavramaya çalışan bu kitabın en önemli eksikliği de zaten burada yatıyor. Örneğin ülkücü mafya konusu bile tek başına bir kitap konusu olabilecek bir konu... Bu yüzden yakın Türkiye tarihini araştıracaklar için bu kitap önemli bir giriş niteliğinde...
Diğer önemli bir eksiklik ülkücü hareketin daha geniş faşist hareket içerisindeki yerinin tartışılmaması... Bu eksiklik Ömer Laçiner'ın yazdığı önsöz'le kapatılmaya çalışılmış. Yine de bu kapamanın çok başarılı olduğunu söylemek zor. Laçiner'in tartışması oldukça soyut boyutlarda kalıyor. Faşizm'in Türkiye örneğine, ülkücü harekete, göndermeler çok sınırlı... Buradan Laçiner'in yazısının eksik olduğu düşünülmesin. Tam tersi, Laçiner'in denemesi Faşism'i düşünce ve toplumsal haraket boyutlarında başarılı bir şekilde kavrıyor. Eleştirdiğim nokta bu yazı ile kitabın geri kalanının birbiri ile konuşmuyor olması.
Kitabın Türkçesine ilişkin bir fikir vermesi açısından şu alıntı herşeyi söylüyor. 'Dikkatleri salt doktriner, kitabi faşizm tahlillerinde veya konspiratif provokasyon araştırmalarında yoğunlaştırmanın, gerçekliğin her düzeyini bu soyutlamalarla açıklamaya kalkmanın bilinci, bilgileri –giderek tavırları- eksikli ve sağlıksız kılan bir etkisi olduğu kanısındayız.' 'Angaje, statüko, demagojik, kollektif, fundamentalist... ve daha niceleri... Yani Tanıl Bora ve Kemal Can'ın kitaplarını kaleme alırken kullandıkları kelimelerin Türkçe olması için en ufacık bir gayret gösterdiklerine dair bir göstergeye rastlamıyorsunuz. Bu kadar güçlü iki zeka keşke bu konuda biraz daha dikkatli olsalar...
Bu 600 sayfalık dev hacimli kitap, inceden inceye işlenmiş, el emeği göz nuru ile dokunmuş bir kilime benziyor. Her araştırmacıyı imrendirecek bir gayretin cisimleşmiş hali bu kitap. Yazarlardan benzer çalışmaları merakla bekliyorum.
Kemal Kirişçi & Gareth M. Winrow, Kürt Sorunu: Kökeni ve Gelişimi, Çev.: Ahmet Fethi, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007
Modern devlete atfedilen önemli bir özellik de 'ulusal' olmasıdır. Devletin hükümranlık iddia ettiği belirli bir toprak parçası üzerindeki insanları birbirine kenetleyen ortak bir kimlik olarak karşımıza çıkar ulus. Peki bu kimlik nasıl oluşur?
Akademik yazın farklı farklı ulusallaşma deneyimleri olduğuna işaret eder. Bazen etnik kimlik üzerine bina edilir. Bazen din birliği temel oluşturur. Bazen vatandaşlık hakları herhangi bir ulusa temel olur. Ulus kimliği bazen tepeden elitler tarafından halka dayatılır. Bazen ise toplumun içinden çıkıp siyasi elitleri etkiler.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri bu yazına çok önemli tarihsel örnekler sunabilir. Osmanlı modern devlet inşası süreci en başından itibaren bir çok ulusalcı hareketin ortaya çıkışına yolaçmıştır. Takip eden cumhuriyet dönemi de Osmanlı döneminde ortaya çıkmayan Kürt ulusalcı hareketinin doğuşuna şahitlik etmiştir.
Kitabın isminin itiraf ettiği gibi bu ulusalcı hareket günümüze önemli bir sorun olarak intikal etmiştir. Dolayısıyla hem akademik anlamda hem de günümüz Türkiyesi için çok önemli bir konu bu kitaba konuk olmuş.
Ulus kimliğinin ortaya çıkışı kuramsal olarak ilk bölümde tartışılmış olsa bile, bölümün amacı kesinlikle bu değil. İlk iki bölümü Kemal Kirişçi ve Gareth M. Winrow 'Ulus,' 'azınlık,' 'halk,' 'etnisite' gibi kavramları tartışmaya ayırıyor. Bu kavramlar takip eden tarihsel tartışmayı kolaylaştıracağı düşünülerek tartışılmış olmalı.
Her iki bölümde de gayet soyut olan kavramlar Türkiye ve Kürtler örneğinde somutlaştırılmış. Öte yandan bu iki bölümden sonraki tartışma ilk iki bölüm olmadan da anlaşılabilirdi. Kavramsal tartışmalara meraklı olmayan okuyucu ilk iki bölümü gönül rahatlığı ile atlayıp direk esas konunun tartışıldığı bölümlere geçebilir.
Bu bölümlerde kürt sorununun ortaya çıkışı, gelişimi ve uluslararası boyutu tartışılmış. Bu anlatımın önemli bir kısmını Türk devletinin kürt politikası oluşturuyor. Anlaşılan o ki bu politika Atatürk döneminde oluşmuş ve bir daha değişmemiş. 1980 sonrasında değişik partilerin Kürt sorununa bakışları da kitapta ele alınmış. İtiraf etmek gerekirse benimde ilgimi çeken bölümler bu bölümlerdi.
Kirişçi ve Wınrow'a göre kürt sorununun ortaya çıkışının sebebi İttihat ve Terakki ile başlayıp Cumhuriyetle olgunlaşan etnik temelli Türk ulusu yaratma politikaları... Bu politikalar Lazlar, Çerkesler, Arnavutlar gibi Türk olmayan müslümanları asimile etmeyi başarmışsa da Kürtler söz konusu olunca başarısız olmuşlardır. Başarısızlığın sebebine dair kitapta herhangi bir açıklama gayretine girilmemiş.
Kürtlerin bu politikalara cevabı 1925'ten başlayıp 1938'e kadar dönemde isyan ederek olmuş. 1938'den sonra ise Kürt sorunu gündemden düşüyor. Bunun sebebini de bilmiyoruz. Türk devleti Kürtleri isyana sevk eden politikalardan mı vazgeçti? Kürt sorunu tekrar 1970'lerde ortaya çıkıyor. PKK'nın kurulması ve şiddete başvurması sorunu bir başka boyuta taşıyor.
Kirişçi ve Winrow Kürt sorunun geçirmiş olduğu bu aşamaları olabildiğince sade ve anlaşılır bir üslüpla ortaya koyuyor. Yazarlar betimleme düzeyinde sergiledikleri bu başarıyı analitik düzlemde gösteremiyorlar. Olguların neden olduğuna dair hemen hemen hiçbir çabaya rastlanmıyor.
Mesela Atatürk ve arkadaşlarının etnik temelli ulus yaratma isteklerinin kürt ulusalcılığının sebebi olduğu iddia edilirken, Atatürk ve arkadaşlarının neden bu yolu seçtiklerine dair iddiaları klasik okumaların ötesine geçemiyor. Bu konuda Bernard Lewis'ın hakemliğine başvurmak ise tam anlamıyla bir skandal. Kürtlerin bazıları isyanı seçerken neden bazıları yeni rejimle işbirliğine giriyor?
1938'den sonra kürt sorununun yokolma derecesine gelmesinin ve 1970'lerde tekrar yüzüstüne çıkmasının nedenlerini öğrenemiyoruz. Kitapta resmedilen Kürtler tarihin akışına kendini kaptırmış, kendi dışındaki aktörlerin tercihlerine sadece tepki veren veya veremeyen bir kesim. Olgulara kürtlerin nasıl baktığına ilişkin çok ciddi bir eksiklik var kitapta ve okuyucu bu eksikliği çok kuvvetli hissediyor.
Kitabın Türkçesi oldukça kuru. Okuyucu konuya ilgili değilse özellikle ilk iki bölümü okurken sıkılması cok muhtemel. Tarihsel tartışmalarda üslüp daha akıcı hale geliyor. Bu bölümlerin Türkçesi yine de kuruluktan kurtulamamış. Bu kuruluk muhtemelen metnin aslından kaynaklanıyor. Çevirmenin bu konuda yapabileceği çok bir katkı olamazdı.
Çevirilerde sık rastlanan cümle düşüklüklerine kitabın başında rastlanmasına rağmen daha sonra hemen hemen hiç rastlamadım. İngilizce kelimelere bulunan Türkçe karşılıklarda sırıtan herhangi örnek gözüme çarpmadı. Buna tek bir istisna var. Paranoid kelimesi Türkçeye paranoyak olarak çevrilebilirdi.
Kürt sorunumuz belkide hiç olmaması gereken bir sorundu. Eski Osmanlı unsurlar içerisinde Türk milletini hiçbir savaşta yalnız bırakmamış Kürtlerle 80 yıldır süregelen bu sorun herkesin içini sızlatıyor olmalı. Bu sorunun temel parametrelerini ögrenmek çözüme giden bir yol olması sebebiyle Kirişçi ve Winrow'un kitabı okunmalı...
Akademik yazın farklı farklı ulusallaşma deneyimleri olduğuna işaret eder. Bazen etnik kimlik üzerine bina edilir. Bazen din birliği temel oluşturur. Bazen vatandaşlık hakları herhangi bir ulusa temel olur. Ulus kimliği bazen tepeden elitler tarafından halka dayatılır. Bazen ise toplumun içinden çıkıp siyasi elitleri etkiler.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri bu yazına çok önemli tarihsel örnekler sunabilir. Osmanlı modern devlet inşası süreci en başından itibaren bir çok ulusalcı hareketin ortaya çıkışına yolaçmıştır. Takip eden cumhuriyet dönemi de Osmanlı döneminde ortaya çıkmayan Kürt ulusalcı hareketinin doğuşuna şahitlik etmiştir.
Kitabın isminin itiraf ettiği gibi bu ulusalcı hareket günümüze önemli bir sorun olarak intikal etmiştir. Dolayısıyla hem akademik anlamda hem de günümüz Türkiyesi için çok önemli bir konu bu kitaba konuk olmuş.
Ulus kimliğinin ortaya çıkışı kuramsal olarak ilk bölümde tartışılmış olsa bile, bölümün amacı kesinlikle bu değil. İlk iki bölümü Kemal Kirişçi ve Gareth M. Winrow 'Ulus,' 'azınlık,' 'halk,' 'etnisite' gibi kavramları tartışmaya ayırıyor. Bu kavramlar takip eden tarihsel tartışmayı kolaylaştıracağı düşünülerek tartışılmış olmalı.
Her iki bölümde de gayet soyut olan kavramlar Türkiye ve Kürtler örneğinde somutlaştırılmış. Öte yandan bu iki bölümden sonraki tartışma ilk iki bölüm olmadan da anlaşılabilirdi. Kavramsal tartışmalara meraklı olmayan okuyucu ilk iki bölümü gönül rahatlığı ile atlayıp direk esas konunun tartışıldığı bölümlere geçebilir.
Bu bölümlerde kürt sorununun ortaya çıkışı, gelişimi ve uluslararası boyutu tartışılmış. Bu anlatımın önemli bir kısmını Türk devletinin kürt politikası oluşturuyor. Anlaşılan o ki bu politika Atatürk döneminde oluşmuş ve bir daha değişmemiş. 1980 sonrasında değişik partilerin Kürt sorununa bakışları da kitapta ele alınmış. İtiraf etmek gerekirse benimde ilgimi çeken bölümler bu bölümlerdi.
Kirişçi ve Wınrow'a göre kürt sorununun ortaya çıkışının sebebi İttihat ve Terakki ile başlayıp Cumhuriyetle olgunlaşan etnik temelli Türk ulusu yaratma politikaları... Bu politikalar Lazlar, Çerkesler, Arnavutlar gibi Türk olmayan müslümanları asimile etmeyi başarmışsa da Kürtler söz konusu olunca başarısız olmuşlardır. Başarısızlığın sebebine dair kitapta herhangi bir açıklama gayretine girilmemiş.
Kürtlerin bu politikalara cevabı 1925'ten başlayıp 1938'e kadar dönemde isyan ederek olmuş. 1938'den sonra ise Kürt sorunu gündemden düşüyor. Bunun sebebini de bilmiyoruz. Türk devleti Kürtleri isyana sevk eden politikalardan mı vazgeçti? Kürt sorunu tekrar 1970'lerde ortaya çıkıyor. PKK'nın kurulması ve şiddete başvurması sorunu bir başka boyuta taşıyor.
Kirişçi ve Winrow Kürt sorunun geçirmiş olduğu bu aşamaları olabildiğince sade ve anlaşılır bir üslüpla ortaya koyuyor. Yazarlar betimleme düzeyinde sergiledikleri bu başarıyı analitik düzlemde gösteremiyorlar. Olguların neden olduğuna dair hemen hemen hiçbir çabaya rastlanmıyor.
Mesela Atatürk ve arkadaşlarının etnik temelli ulus yaratma isteklerinin kürt ulusalcılığının sebebi olduğu iddia edilirken, Atatürk ve arkadaşlarının neden bu yolu seçtiklerine dair iddiaları klasik okumaların ötesine geçemiyor. Bu konuda Bernard Lewis'ın hakemliğine başvurmak ise tam anlamıyla bir skandal. Kürtlerin bazıları isyanı seçerken neden bazıları yeni rejimle işbirliğine giriyor?
1938'den sonra kürt sorununun yokolma derecesine gelmesinin ve 1970'lerde tekrar yüzüstüne çıkmasının nedenlerini öğrenemiyoruz. Kitapta resmedilen Kürtler tarihin akışına kendini kaptırmış, kendi dışındaki aktörlerin tercihlerine sadece tepki veren veya veremeyen bir kesim. Olgulara kürtlerin nasıl baktığına ilişkin çok ciddi bir eksiklik var kitapta ve okuyucu bu eksikliği çok kuvvetli hissediyor.
Kitabın Türkçesi oldukça kuru. Okuyucu konuya ilgili değilse özellikle ilk iki bölümü okurken sıkılması cok muhtemel. Tarihsel tartışmalarda üslüp daha akıcı hale geliyor. Bu bölümlerin Türkçesi yine de kuruluktan kurtulamamış. Bu kuruluk muhtemelen metnin aslından kaynaklanıyor. Çevirmenin bu konuda yapabileceği çok bir katkı olamazdı.
Çevirilerde sık rastlanan cümle düşüklüklerine kitabın başında rastlanmasına rağmen daha sonra hemen hemen hiç rastlamadım. İngilizce kelimelere bulunan Türkçe karşılıklarda sırıtan herhangi örnek gözüme çarpmadı. Buna tek bir istisna var. Paranoid kelimesi Türkçeye paranoyak olarak çevrilebilirdi.
Kürt sorunumuz belkide hiç olmaması gereken bir sorundu. Eski Osmanlı unsurlar içerisinde Türk milletini hiçbir savaşta yalnız bırakmamış Kürtlerle 80 yıldır süregelen bu sorun herkesin içini sızlatıyor olmalı. Bu sorunun temel parametrelerini ögrenmek çözüme giden bir yol olması sebebiyle Kirişçi ve Winrow'un kitabı okunmalı...
Mete Tuncay, Türkiye'de Tek Parti Yönetimi'nin Kurulması 1923-1931, Tarih Vakfı, 4. Basım, 2005
Otoriter rejimleri liberal demokrasilerden ayıran en temel ayraç faaliyet gösteren parti sayısıdır. Gösterge basit gibi gözükse de bir ülkedeki parti sayısını açıklamak kuramsal açıdan oldukça zordur. Uzun dönemli karşılaştırmalı tarihsel analizler gerektirir. Stein Rokkan'ın Avrupa merkezli yaptığı çalışmalarda önerdiği cevapların karmaşıklığı bunun en önemli delili olsa gerek...
Gerçi Fransız siyaset bilimcisi Duverger'in çok basit ve genellikle işe yarayan bir cevabı vardır: seçim sistemi. Peki farklı ülkeler neden farklı seçim sistemleri uygular? Bu soruyla tekrar Rokkan'a dönmek zorunda kalırız. Bu tartışma aslında Batı demokrasileri için geçerli bir tartışma. Yani bir ülkede neden tek parti iktidarı kurulur sorusunu cevaplamada yardımcı olmaz.
Batılı toplumlarda demokrasinin bir şiarı olarak karşımıza çıkan siyasi parti, Sovyetler Birliği'inden Çin'e, Yugoslavya'dan Meksika'ya bir çok toplumda istibdat rejimlerinin bir aracı olarak ortaya çıktı. Türkiye tek parti istibdadıyla İttihat ve Terakki ile tanıştı. Bu tanışıklık Cumhuriyet döneminde de devam etti.
Herhangi bir istibdat rejimi kendisini neden tek parti altında organize eder sorusu halen daha cevaplanmamış bir sorudur. Varolan çalışmalarda daha çok tek parti olgusunu betimleme ve modernleşme sürecinde potansiyel rolünü anlama kaygısı agır basar.
1970lerden itibaren ise modernleşme yazınının gözden düşmesi ile tek parti olgusu sosyal bilimler gündeminden de düştü. 2000li yıllarda özellikle sivil toplum üzerine yapılan çalışmalar da yeniden yeniye gündeme gelmektedir. Bu çalışmalara göre tek parti rejiminden geçmiş ülkelerin sivil toplumları diğer otoriter rejim örneklerine göre daha zayıf kalmiştir. Türkiye'nin demokrasiyi hazmedememesinden Ergenekon tipi örgütlerin varlığına kadar bir çok olgu 1923-1950 arasında hüküm süren tek parti dönemi ile ilişkilidir.
Mete Tuncay tek parti yönetimleri üzerine ortaya çıkan yazına Türkiye örneği ile katılıyor. Kitabın ilk bölümü varolan kuramsal tartışmaya ayrılmış. Meraklısı için güzel bir özet niteliğinde bu bölüm. Takip eden bölümler ise hadiselerin tarihsel oluş sırasına göre kurgulanmış. Sadece bir bölüm bu mantığa uymuyor. Bu bölümde tek parti yönetiminin takip ettiği politikalar tartışılmış. Tek başına okunabilecek bu bölümün kitabın diğer bölümleriyle pek bir ilişkisi yok. En azından Mete Tuncay ilişki kurmaya gayret etmemiş. Kitabın sonunda oldukça uzun bir ek bölümü de var.
Tek parti yönetimi üzerine gelişen yazının temel kuramsal eksikliği Mete Tuncay'ın kitabında da devam ediyor. Atatürk ve arkadaşları neden tek parti rejimini kurdu veya devam ettirdi sorusuna cevap bulamıyorsunuz kitapta. Kitap daha çok Türkiye'de tek parti rejimi nasıl kuruldu sorusuna cevap arıyor. Mete Tuncay bunu yaparken oldukça detaylı bir tarihsel kurgu sunuyor bize. Bu süreç detaylandırıldıkça kurgunun bütünselliği kayboluyor.
Hangi aşamalardan geçilerek bir ülkede tek partinin kurulur? Bu sorunun cevabı niteliğinde soyut bir model ortaya konmadığı için tarihsel olguların kitabın ana konusu ile ilişkilendirilmesi okuyucuya kalıyor. Dolayısıyla detaylar arasında kaybolup ana konuyu unutma tehlikesi kitap boyunca mevcut.
Aslında Mete Tuncay'ın çizdiği resim oldukça basit. Tek parti yönetiminin kurulması süreci Anadolu ve Rumeli Müdafaa i Hukuk Cemiyetlerinin Cumhuriyet Halk Fırkasına dönüştürülmesi ile başlıyor. Daha sonraki süreç ise tek parti yönetimine muhalif grupların ortadan kaldırılması ve toplumsal ağlarının Fırka'nın bünyesine aktarılmasını içeriyor.
Daha önce belirttiğim üzere Mete Tuncay tartışmalarını tek parti kurulumu sürecine bağlanmıyor. Bu yüzden kitap ilk dönem cumhuriyet tarihine dair bir kitap olmaktan öteye geçemiyor. Bu açıdan değerlendirilirse Mete Tuncay'ın sunduğu detaylı tarihsel kurguya hayran olmamak elde değil. Çok ciddi ve dikkatli bir akademik çalışmanın meyvesi bu kitap.
Kitap boyunca yazarın üslübu da değişiyor. Giriş ve sonuç kısmında öz türkçeyi kullanmaya gayret edilirken, tarihsel anlatıda bu gayret gözlemlenmiyor. Dolayısıyla kitabın büyük bir kısmında osmanlıca kelimeler ağırlıkla kullanılmış. Bunun en önemli sebebi ise yazarın döneme ait kaynaklardan yaptığı alıntıları oldukça uzun tutmuş olması.
Yazarın solcu duruşu bizim için büyük bir şans. İdeolojik açıdan dönemin önemli aktörlerinden farklı düşünmesi yazarı konusuna olabildiğince objektif kılmış. Yazar kişileri ve siyasaları yerme veya övme çabasına girmeden, oldukları halleriyle yansıtmaya gayret etmiş. Dolayısıyla çocukluğumuzdan beri işittiğimiz dönemle ilgili destansı söyleme bu kitapta rastlamıyoruz.
Özellikle Atatürk'ün bir kesim tarafından yoğun bir şekilde istismar edildiği bu dönemde Mete Tuncay'ın kitabı ilk dönem cumhuriyet tarihi meraklılarının mutlaka okunması gereken bir kitap..
Gerçi Fransız siyaset bilimcisi Duverger'in çok basit ve genellikle işe yarayan bir cevabı vardır: seçim sistemi. Peki farklı ülkeler neden farklı seçim sistemleri uygular? Bu soruyla tekrar Rokkan'a dönmek zorunda kalırız. Bu tartışma aslında Batı demokrasileri için geçerli bir tartışma. Yani bir ülkede neden tek parti iktidarı kurulur sorusunu cevaplamada yardımcı olmaz.
Batılı toplumlarda demokrasinin bir şiarı olarak karşımıza çıkan siyasi parti, Sovyetler Birliği'inden Çin'e, Yugoslavya'dan Meksika'ya bir çok toplumda istibdat rejimlerinin bir aracı olarak ortaya çıktı. Türkiye tek parti istibdadıyla İttihat ve Terakki ile tanıştı. Bu tanışıklık Cumhuriyet döneminde de devam etti.
Herhangi bir istibdat rejimi kendisini neden tek parti altında organize eder sorusu halen daha cevaplanmamış bir sorudur. Varolan çalışmalarda daha çok tek parti olgusunu betimleme ve modernleşme sürecinde potansiyel rolünü anlama kaygısı agır basar.
1970lerden itibaren ise modernleşme yazınının gözden düşmesi ile tek parti olgusu sosyal bilimler gündeminden de düştü. 2000li yıllarda özellikle sivil toplum üzerine yapılan çalışmalar da yeniden yeniye gündeme gelmektedir. Bu çalışmalara göre tek parti rejiminden geçmiş ülkelerin sivil toplumları diğer otoriter rejim örneklerine göre daha zayıf kalmiştir. Türkiye'nin demokrasiyi hazmedememesinden Ergenekon tipi örgütlerin varlığına kadar bir çok olgu 1923-1950 arasında hüküm süren tek parti dönemi ile ilişkilidir.
Mete Tuncay tek parti yönetimleri üzerine ortaya çıkan yazına Türkiye örneği ile katılıyor. Kitabın ilk bölümü varolan kuramsal tartışmaya ayrılmış. Meraklısı için güzel bir özet niteliğinde bu bölüm. Takip eden bölümler ise hadiselerin tarihsel oluş sırasına göre kurgulanmış. Sadece bir bölüm bu mantığa uymuyor. Bu bölümde tek parti yönetiminin takip ettiği politikalar tartışılmış. Tek başına okunabilecek bu bölümün kitabın diğer bölümleriyle pek bir ilişkisi yok. En azından Mete Tuncay ilişki kurmaya gayret etmemiş. Kitabın sonunda oldukça uzun bir ek bölümü de var.
Tek parti yönetimi üzerine gelişen yazının temel kuramsal eksikliği Mete Tuncay'ın kitabında da devam ediyor. Atatürk ve arkadaşları neden tek parti rejimini kurdu veya devam ettirdi sorusuna cevap bulamıyorsunuz kitapta. Kitap daha çok Türkiye'de tek parti rejimi nasıl kuruldu sorusuna cevap arıyor. Mete Tuncay bunu yaparken oldukça detaylı bir tarihsel kurgu sunuyor bize. Bu süreç detaylandırıldıkça kurgunun bütünselliği kayboluyor.
Hangi aşamalardan geçilerek bir ülkede tek partinin kurulur? Bu sorunun cevabı niteliğinde soyut bir model ortaya konmadığı için tarihsel olguların kitabın ana konusu ile ilişkilendirilmesi okuyucuya kalıyor. Dolayısıyla detaylar arasında kaybolup ana konuyu unutma tehlikesi kitap boyunca mevcut.
Aslında Mete Tuncay'ın çizdiği resim oldukça basit. Tek parti yönetiminin kurulması süreci Anadolu ve Rumeli Müdafaa i Hukuk Cemiyetlerinin Cumhuriyet Halk Fırkasına dönüştürülmesi ile başlıyor. Daha sonraki süreç ise tek parti yönetimine muhalif grupların ortadan kaldırılması ve toplumsal ağlarının Fırka'nın bünyesine aktarılmasını içeriyor.
Daha önce belirttiğim üzere Mete Tuncay tartışmalarını tek parti kurulumu sürecine bağlanmıyor. Bu yüzden kitap ilk dönem cumhuriyet tarihine dair bir kitap olmaktan öteye geçemiyor. Bu açıdan değerlendirilirse Mete Tuncay'ın sunduğu detaylı tarihsel kurguya hayran olmamak elde değil. Çok ciddi ve dikkatli bir akademik çalışmanın meyvesi bu kitap.
Kitap boyunca yazarın üslübu da değişiyor. Giriş ve sonuç kısmında öz türkçeyi kullanmaya gayret edilirken, tarihsel anlatıda bu gayret gözlemlenmiyor. Dolayısıyla kitabın büyük bir kısmında osmanlıca kelimeler ağırlıkla kullanılmış. Bunun en önemli sebebi ise yazarın döneme ait kaynaklardan yaptığı alıntıları oldukça uzun tutmuş olması.
Yazarın solcu duruşu bizim için büyük bir şans. İdeolojik açıdan dönemin önemli aktörlerinden farklı düşünmesi yazarı konusuna olabildiğince objektif kılmış. Yazar kişileri ve siyasaları yerme veya övme çabasına girmeden, oldukları halleriyle yansıtmaya gayret etmiş. Dolayısıyla çocukluğumuzdan beri işittiğimiz dönemle ilgili destansı söyleme bu kitapta rastlamıyoruz.
Özellikle Atatürk'ün bir kesim tarafından yoğun bir şekilde istismar edildiği bu dönemde Mete Tuncay'ın kitabı ilk dönem cumhuriyet tarihi meraklılarının mutlaka okunması gereken bir kitap..
Roy Mottahadeh, Peygamberin Hırkası İran'da Din ve Politika, çev. Ruşen Çakır, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003
Son 500 yılın İran tarihinin en temel konularından birisidir Şiilik ve Şii din kurumları... Bu konu hem tarihsel hem de içerik olarak oldukça geniş, bir o kadar da derindir. Üzerine yüzlerce kitap yazılmasına rağmen halen daha sorular sorulabilecek son derece bereketli bir konudur da.. Şiilik konusuna girmeden ne İran'ın geçmişi ne de günü tam anlamıyla anlatılabilir.
19. yüzyılın sonu ve başında Kaçar hanedanına karşı toplumsal tepkinin yükselişi, 1905 Anayasa devriminin gelişimi ve başarısızlığı, 1979 İran devriminin oluşum ve başarıya ulaşım süreci, Dr. Musaddık'da belirginleşen İran milliyetçiliğinin yükselişi ve başarısızlığı... ve daha bir çok tarihsel öneme haiz olayda Şii din öğretisi, din adamları ve kurumlarının rolü olmuştur.
Roy Mottahedeh'in Peygamberin Hırkası, en basit tabirle, Şiilik ve Şii din kurumlarına dair herşey üzerine bir kitap. Abartısız... Roy Mottahedeh 400 sayfalık kitabında Şiilik tasavvuf ilişkisinden tutun, Şii din adamlarının hiyerarşık yapısının ortaya çıkışına kadar akla gelebilecek her önemli konuya değinmiş bu kitapta... Doğal olarak bu konu genişliği ile ters orantılı olarak her konu görece yüzeysel olarak ele alınmış.
Yine de Roy Muttahedeh hepsini büyük bir etkinlikle basitleştirip açıklayabilmiş. Bu zaten büyüklüğün şiarı değil midir? Roy Mottahedeh'i büyük yapan diğer bir özellik ise kitabı ansiklopedik niteliğine rağmen zevkli kılabilmiş olması. Birbiri ile ortak paydası sadece Şiilik olan onlarca kişi ve konu ortak bir hikayenin parçası olarak karşımıza çıkıyor bu kitapta...
Roy Mottahedeh kitabını gerçek ismini bilmediğimiz İranlı bir mollanın hayat hikayesi üzerine kuruyor. Mollanın kitaptaki adı Ali Haşimi... Roy Mottahedeh neden bu ismi mollasına taktığını açıklamıyor. Ali Haşimi bir molla olabilmek için her türlü imtiyazla doğmuş bir molla. Seyyid bir aileden geliyor... İran medreselerinin başkenti Kum'da doğar. Babası herkesin saydığı ve sevdiği bir medrese hocası. Abisi ve babası kanalıyla Kum'da Ruhullah Humeyni'ninde ders verdiği Fevziye medresesinde dini eğitimine başlıyor.
O kadar imtiyazlı bir molla ki, yüksek din eğitimi için Şii dünyasının en önemli dini merkezi Necef'teki medreselere devam ediyor. Orada Humeyni'nin öğrencisi oluyor. Döndüğünde verdiği bir vaazdan ötürü hapse atılıyor. Hapse atıldıktan sonra siyasetten soğuyor ve Tahran Üniversitesi'nin İlahiyat Fakültesine devam ediyor. 1979 devrimi ve ertesinde yaşadığı hayal kırıklığı ile kitap sona eriyor.
Roy Mottahedeh bu hayat hikayesini 400 sayfalık kitabına bölüm bölüm yayarak anlatıyor. Her bir bölüm Ali Haşimi'nin hayatının değişik bir dönemine ayrılmış. O bölümle alakalı hayat hikayesinin ana öğesi Roy Mottahedeh için Şiilikle alakalı konuya bir giriş olmuş. Mesela Ali Haşimi'nin medreseye başlaması Şii medrese eğitimine girişe vesile olmuş. Aynı şekilde Ali Haşimi'nin devlet okulundaki öğrencilik yıllarından İran'da devlet destekli eğitim konusuna geçiliyor.
Medreseye devam ederken Ali Haşimi'nin tasavvufla tanışması Şiilik ve tasavvuf ilişkisi tartışmasına yol açıyor. Bu konuların soyut olması aldatmasın. Roy Mottahedeh her konuyu o konuda akla gelen en önemli ismin hayatı hikayesi ile birlikte anlatıyor. Dolayısıyla konu ete kemiğe bürünüp karşımıza çıkıyor. Mesela medrese eğitiminde İbn Sina, şiilik ve tasavvuf ilişkisinde Sühreverdi, İran'da devlet eğitim sisteminde İsa Sadık tartışılmış. Kitapta İran tarihinin en önemli şahsiyetleri kendine yer bulmuş: Dr. Musaddık, Celal al-Ahmet, Ali Şeriatı (diğerlerine göre çok daha az yer almış), Ruhullah Humeyni, akla gelen isimlerden sadece bir kaçı.
Kitabın ele aldığı konuların çeşitliliği kitabın bütününü amaç noktasında oldukça zayıf kılıyor. İran tarihinde din ve din adamlarının rolüne ilişkin giriş niteliğini aşamıyor kitap. Meraklısı için bu konuda daha kapsamlı kitaplar yayınlandı. Örneğin, Moojan Momen'in türkçeye çevrilip çevrilmediğini bilmediğim 'Introduction to Shia Islam' kitabı kanaatimce çok daha iyi bir giriş kitabı. Türkçe'de daha din ağırlıklı Mazlum Uyar'ın 'Şii Ulemasının Otoritesinin Temelleri' kitabı da Peygamberin Hırkası ile birlikte, onu tamamlamak için okunabilir. Roy Mottahedeh'in farkı aynı konuları daha akıcı kılabilmiş olması.
Peygamberin Hırkası cevapladığı sorulardan daha çok okuyucunın zihninde ortaya çıkardığı sorular içinde okunmalı. Keşke Roy Mottahedeh bu soruların peşinden gitmiş olsaydı. En heyecan verici sorular ise Ali Haşimi ile alakalı. Mesela Kum'da oldukça saygın bir konumda iken neden Tahran Üniversite'sine devam etmeye karar vermiş. Hapishane deneyiminin onu çok korkuttuğunu ve siyasetten ürküttüğünü öğreniyoruz. Fakat bu Tahran Üniversitesi İlahiyat Fakültesine girmek için yeterli bir açıklama değil.
20. yüzyılda mollaların üniversite derecesi, hatta doktora yaptıklarını işitmiştim. Mesela, iddiaya göre Humeyni felsefeden doktoralı ve Aristo mantığının Kur'an tefsirine uygulanması üzerine bir tez yazmış. Ne derece doğru bilmiyorum. Şah dönemi İran'daki molların karşı karşıya kaldıkları fırsatların anlaşılması için bu soru keşke cevaplandırılmış olsaydı. Peşinden gidilebilecek daha önemli soru ise İran'da 1979 sonrası mollalar arasında doğan ayrılık... Bu tespit Ali Haşimi'nin devrim sonrası yaşadığı hayal kırıklığının tartışıldığı kitabın sonsözünde giderayak yapılmış. Keşke Ali Haşimi örneğinden yola çıkarak bu ayrılığın temelleri tartışılsaydı.
Kitabın arka sayfasındaki tanıtımda düzeltilmesi gereken bir bilgi var. Kitabın ana karakteri Ali Haşimi'nin laik eğitime merak salıp molla çevresinden ayrıldığı iddia ediliyor. Yukarıda değindiğim gibi mollalar arasında seküler eğitim yapanlara rastlanıyor. Ali Haşimi Tahran Üniversitesi'nde eğitim görmesi o açıdan bir istisna değil. Laik eğitime merak salıp molla çevresinden ayrılması ise söz konusu değil.Bilakis kitabın sonunda devrim sonrasında da Ali'nin medreselerde ders vermeye devam ettiğini öğreniyoruz. Kitabın ana karakteri bu şekilde tanıtılarak bu tür dönüşümleri çok seven Türk okuyucusu karşısında tek kelime ile popülizm yapılmış.
Kitabın ingilizce'den çevirisini Ruşen Çakır yapmış. Peygamberin Hırkası büyük oranda başarılı bir çeviri olmuş. Cümle düşüklüklerine özellikle kitabın başında rastlanıyor. Uzun cümlelerde Ruşen Çakır'ın fiil ve özne uyumuna dikkat etmediği de olmuş. Cümle içindeki kelime sıralamalarında ise bazen hatalar yapılmış. Ruşen Çakır Türkçeye oldukça sadık kalmış. Bu sadakatle öz türkçe kelimeleri kullanmaya gayret etmiş. Bu takdir edilesi bir davranış olsa da bazen cümlelerini anlaşılmaz kılmış. Mesela 'bengi' ne anlama geliyor? Veya 'utku'? veya 'biçem'?
Ruşen Çakır genelde farsça kelimeleri Türkçe okunuşlarıyla aktarmış. Yoksa 'merca' gibi bir kelimeye Türkçe'de rastlanmaz. Öte yandan Ruşen Çakır'ın neden ısrarla Farsça 'çador' kelimesini 'çadır' diye çevirdiğini anlamadım. 'Çador' Türkçe'ye doğrudan kara çarşaf olarak çevrilebilirdi. Veya diğer farsça kelimelere yapıldığı gibi çador olarak geçerdi. Bambaşka bir şey olan çadır'da ısrar edilmesinin sebebini anlayamadım.
Netice olarak, Roy Mottahedeh'in Peygamberin Hırkası alanında Türkiye'de yayınlanmış ender çalışmalardan birisi. Oldukça akıcı güzel bir kitap. İran'da dinin, dini kurumların ve din adamlarının tarihsel rollerini anlamak için mutlaka okunmalı.
19. yüzyılın sonu ve başında Kaçar hanedanına karşı toplumsal tepkinin yükselişi, 1905 Anayasa devriminin gelişimi ve başarısızlığı, 1979 İran devriminin oluşum ve başarıya ulaşım süreci, Dr. Musaddık'da belirginleşen İran milliyetçiliğinin yükselişi ve başarısızlığı... ve daha bir çok tarihsel öneme haiz olayda Şii din öğretisi, din adamları ve kurumlarının rolü olmuştur.
Roy Mottahedeh'in Peygamberin Hırkası, en basit tabirle, Şiilik ve Şii din kurumlarına dair herşey üzerine bir kitap. Abartısız... Roy Mottahedeh 400 sayfalık kitabında Şiilik tasavvuf ilişkisinden tutun, Şii din adamlarının hiyerarşık yapısının ortaya çıkışına kadar akla gelebilecek her önemli konuya değinmiş bu kitapta... Doğal olarak bu konu genişliği ile ters orantılı olarak her konu görece yüzeysel olarak ele alınmış.
Yine de Roy Muttahedeh hepsini büyük bir etkinlikle basitleştirip açıklayabilmiş. Bu zaten büyüklüğün şiarı değil midir? Roy Mottahedeh'i büyük yapan diğer bir özellik ise kitabı ansiklopedik niteliğine rağmen zevkli kılabilmiş olması. Birbiri ile ortak paydası sadece Şiilik olan onlarca kişi ve konu ortak bir hikayenin parçası olarak karşımıza çıkıyor bu kitapta...
Roy Mottahedeh kitabını gerçek ismini bilmediğimiz İranlı bir mollanın hayat hikayesi üzerine kuruyor. Mollanın kitaptaki adı Ali Haşimi... Roy Mottahedeh neden bu ismi mollasına taktığını açıklamıyor. Ali Haşimi bir molla olabilmek için her türlü imtiyazla doğmuş bir molla. Seyyid bir aileden geliyor... İran medreselerinin başkenti Kum'da doğar. Babası herkesin saydığı ve sevdiği bir medrese hocası. Abisi ve babası kanalıyla Kum'da Ruhullah Humeyni'ninde ders verdiği Fevziye medresesinde dini eğitimine başlıyor.
O kadar imtiyazlı bir molla ki, yüksek din eğitimi için Şii dünyasının en önemli dini merkezi Necef'teki medreselere devam ediyor. Orada Humeyni'nin öğrencisi oluyor. Döndüğünde verdiği bir vaazdan ötürü hapse atılıyor. Hapse atıldıktan sonra siyasetten soğuyor ve Tahran Üniversitesi'nin İlahiyat Fakültesine devam ediyor. 1979 devrimi ve ertesinde yaşadığı hayal kırıklığı ile kitap sona eriyor.
Roy Mottahedeh bu hayat hikayesini 400 sayfalık kitabına bölüm bölüm yayarak anlatıyor. Her bir bölüm Ali Haşimi'nin hayatının değişik bir dönemine ayrılmış. O bölümle alakalı hayat hikayesinin ana öğesi Roy Mottahedeh için Şiilikle alakalı konuya bir giriş olmuş. Mesela Ali Haşimi'nin medreseye başlaması Şii medrese eğitimine girişe vesile olmuş. Aynı şekilde Ali Haşimi'nin devlet okulundaki öğrencilik yıllarından İran'da devlet destekli eğitim konusuna geçiliyor.
Medreseye devam ederken Ali Haşimi'nin tasavvufla tanışması Şiilik ve tasavvuf ilişkisi tartışmasına yol açıyor. Bu konuların soyut olması aldatmasın. Roy Mottahedeh her konuyu o konuda akla gelen en önemli ismin hayatı hikayesi ile birlikte anlatıyor. Dolayısıyla konu ete kemiğe bürünüp karşımıza çıkıyor. Mesela medrese eğitiminde İbn Sina, şiilik ve tasavvuf ilişkisinde Sühreverdi, İran'da devlet eğitim sisteminde İsa Sadık tartışılmış. Kitapta İran tarihinin en önemli şahsiyetleri kendine yer bulmuş: Dr. Musaddık, Celal al-Ahmet, Ali Şeriatı (diğerlerine göre çok daha az yer almış), Ruhullah Humeyni, akla gelen isimlerden sadece bir kaçı.
Kitabın ele aldığı konuların çeşitliliği kitabın bütününü amaç noktasında oldukça zayıf kılıyor. İran tarihinde din ve din adamlarının rolüne ilişkin giriş niteliğini aşamıyor kitap. Meraklısı için bu konuda daha kapsamlı kitaplar yayınlandı. Örneğin, Moojan Momen'in türkçeye çevrilip çevrilmediğini bilmediğim 'Introduction to Shia Islam' kitabı kanaatimce çok daha iyi bir giriş kitabı. Türkçe'de daha din ağırlıklı Mazlum Uyar'ın 'Şii Ulemasının Otoritesinin Temelleri' kitabı da Peygamberin Hırkası ile birlikte, onu tamamlamak için okunabilir. Roy Mottahedeh'in farkı aynı konuları daha akıcı kılabilmiş olması.
Peygamberin Hırkası cevapladığı sorulardan daha çok okuyucunın zihninde ortaya çıkardığı sorular içinde okunmalı. Keşke Roy Mottahedeh bu soruların peşinden gitmiş olsaydı. En heyecan verici sorular ise Ali Haşimi ile alakalı. Mesela Kum'da oldukça saygın bir konumda iken neden Tahran Üniversite'sine devam etmeye karar vermiş. Hapishane deneyiminin onu çok korkuttuğunu ve siyasetten ürküttüğünü öğreniyoruz. Fakat bu Tahran Üniversitesi İlahiyat Fakültesine girmek için yeterli bir açıklama değil.
20. yüzyılda mollaların üniversite derecesi, hatta doktora yaptıklarını işitmiştim. Mesela, iddiaya göre Humeyni felsefeden doktoralı ve Aristo mantığının Kur'an tefsirine uygulanması üzerine bir tez yazmış. Ne derece doğru bilmiyorum. Şah dönemi İran'daki molların karşı karşıya kaldıkları fırsatların anlaşılması için bu soru keşke cevaplandırılmış olsaydı. Peşinden gidilebilecek daha önemli soru ise İran'da 1979 sonrası mollalar arasında doğan ayrılık... Bu tespit Ali Haşimi'nin devrim sonrası yaşadığı hayal kırıklığının tartışıldığı kitabın sonsözünde giderayak yapılmış. Keşke Ali Haşimi örneğinden yola çıkarak bu ayrılığın temelleri tartışılsaydı.
Kitabın arka sayfasındaki tanıtımda düzeltilmesi gereken bir bilgi var. Kitabın ana karakteri Ali Haşimi'nin laik eğitime merak salıp molla çevresinden ayrıldığı iddia ediliyor. Yukarıda değindiğim gibi mollalar arasında seküler eğitim yapanlara rastlanıyor. Ali Haşimi Tahran Üniversitesi'nde eğitim görmesi o açıdan bir istisna değil. Laik eğitime merak salıp molla çevresinden ayrılması ise söz konusu değil.Bilakis kitabın sonunda devrim sonrasında da Ali'nin medreselerde ders vermeye devam ettiğini öğreniyoruz. Kitabın ana karakteri bu şekilde tanıtılarak bu tür dönüşümleri çok seven Türk okuyucusu karşısında tek kelime ile popülizm yapılmış.
Kitabın ingilizce'den çevirisini Ruşen Çakır yapmış. Peygamberin Hırkası büyük oranda başarılı bir çeviri olmuş. Cümle düşüklüklerine özellikle kitabın başında rastlanıyor. Uzun cümlelerde Ruşen Çakır'ın fiil ve özne uyumuna dikkat etmediği de olmuş. Cümle içindeki kelime sıralamalarında ise bazen hatalar yapılmış. Ruşen Çakır Türkçeye oldukça sadık kalmış. Bu sadakatle öz türkçe kelimeleri kullanmaya gayret etmiş. Bu takdir edilesi bir davranış olsa da bazen cümlelerini anlaşılmaz kılmış. Mesela 'bengi' ne anlama geliyor? Veya 'utku'? veya 'biçem'?
Ruşen Çakır genelde farsça kelimeleri Türkçe okunuşlarıyla aktarmış. Yoksa 'merca' gibi bir kelimeye Türkçe'de rastlanmaz. Öte yandan Ruşen Çakır'ın neden ısrarla Farsça 'çador' kelimesini 'çadır' diye çevirdiğini anlamadım. 'Çador' Türkçe'ye doğrudan kara çarşaf olarak çevrilebilirdi. Veya diğer farsça kelimelere yapıldığı gibi çador olarak geçerdi. Bambaşka bir şey olan çadır'da ısrar edilmesinin sebebini anlayamadım.
Netice olarak, Roy Mottahedeh'in Peygamberin Hırkası alanında Türkiye'de yayınlanmış ender çalışmalardan birisi. Oldukça akıcı güzel bir kitap. İran'da dinin, dini kurumların ve din adamlarının tarihsel rollerini anlamak için mutlaka okunmalı.
Soner Yalçın, Efendi 2: Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 2006
Son iki yüzyılın tarihi Batı merkezli kapitalist ekonominin dünyanın diğer ekonomilerini yutup, kendi eksenine sokmasının tarihidir. Bu süreç oldukça sancılı bir süreçtir. Yerel ekonomiler çöker, bireyin etrafında binlerce yılda örülen geleneksel güvenlik ağları yırtılıp atılır, insanın iş gücü alınıp satılan bir meta haline gelir... Bu süreç ya zorla ya da rızayla hayata geçirildi. Zor kullanarak girdiği ülkelerde bile, Batı ile artan ticaretten faydalanan bir grup ortaya çıktı.
Batının üretici, çalışkan, girişimci burjuva tipinden oldukça uzaktı bu grubun mensupları... Batı ürünleri ile yerel tüketiciler arasındaki dil engelini çözmek ve yerel piyasaları bilmek belki de tek hünerleriydi. Ortadoğu'da, bilebildiğim kadarıyla İran hariç, hemen hemen her ülkede bu sınıfı gayri Müslimler oluşturdu. Ya rum ya da ermeni ya da levanten... Ortak dini paylaşmaları, Batı'nın önemli ticari merkezlerinde akrabalık bağlantıları, ve yabancı dil bilgileri gayri müslim cemaatleri Batı ile ortadoğu islam dünyası arasındaki doğal aracılar haline getirdi.
Osmanlı'nın yabancı tüccarlara tanıdığı kapitülasyon hakları Osmanlı'da yaşayan gayri müslimleri yabancı ülke vatandaşlığına geçişe teşvik etti. Osmanlı bu geçişi durdurmak için hukuki reformlar yaptı, fakat bir işe yaramadı. Rum ve Ermeni tüccarların her sorunlarında Rus, İngiltere ve Fransa gibi ülkeleri Osmanlının iç işlerine müdahele ettirmekte sakınca görmediler.
Doğal olarak yüzyıla yayılan bu süreçte devleti yönetenlerde bu gruplara karşı gittikçe artan kuşku ve nefret oluştu. 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılın başında Osmanlı topraklarında bu iki gruba yöneltilen şiddetin kaynağında bu tarihsel deneyim vardır. Yeni Cumhuriyet kurulduğunda bu iki gruptan büyük ölçüde kurtulunmuştu. Hem savaş yıllarının şiddeti hem de savaş sonrası nufus mübadeleleri rum ve ermeni nufusunu toplam nufus içindeki payını yüzde 25'lerden yüzde 2'lere düşürdü. Cumhuriyet Türkiye'sinde, boşalan burjuva konumunu devlet eliyle zenginleştirilmiş Müslüman sınıf doldurdu.
Buraya kadar anlattıklarım değerli sosyolog ve iktisat tarihçilerimizin, mesela Çağlar Keyder'in 'Türkiye'de Sınıf ve Devlet'ında, Türkiye'nin Batı merkezli kapitalist düzene entegre oluşuna ilişkin bulgularının çok basit bir özetidir.
Türkiye'nin kapitalist ekonomiye eklemlenmesi sürecinde dini grupların oynadığı rol ise hemen hemen tamamen gözardı edilmiştir. Göz ardı etmeyenler ise dini grupların rolünü daha çok engelleyici olarak görmüştür. Sabri Ülgener Hoca'nın 'İktisadi İnhitat Tarihimizin Ahlak ve Zihniyet Meseleleri' isimli enfes çalışması bu konudaki standart iddiayı tartışır.
Soner Yalçın'ın Efendi 2'si dini grupların bu eklemlenme sürecinde hiçte engelleyici bir rol oynamadığına dair önemli örnekler sunuyor. Benzer bir iki örneği Soner Yalçın 'Siz Kimi Kandırıyorsunuz?' isimli kitabında da tartışıyor. Bu örnekler daha iyi tartışılsaydı şimdiye kadar kabul ettiğimiz standart iddiayı oldukça zora sokacak bir tartışma ortaya çıkmış olurdu. Fakat bu yapılmamış.
Soner Yalçın ilk kitabının izini bir adım daha ileri götürüyor bu kitapta. Aslında ilk kitabın doğal bir uzantısı bu. Sabataycılık siyasi-ekonomik hayatımızda ilk kitabın iddia ettiği gibi hakim bir gerçekse hangi toplumsal kanallarla varlığını sürdürmüştür? Efendi 2'nin bu soruya cevabı oldukça sansasyonel: tarikatler. Dolayısıyla Beyaz Müslümanların büyük sırrı açığa çıkmış oluyor. Hepsi sabataycı.
Bu çıkarımla Soner Yalçın dini gruplar ve kapitalism arasındaki ilişkiye dair muhtemel sapmasını gerçekleştiremeden gerisin geriye dönüp klasik iddiaya ek kuvvet vermiş oluyor. Bir anlık acaba duygumuzu kapitalizme eklemlenmede rol oynayan dini yapılanmaların sabataycı olduğunu öğrenerek bir kez daha bu müslümanlardan zaten birşey olmazdı sonucuna erişiyoruz.
Efendi 1'de Soner Yalçın'ın herhangi bir kimseyi sabataycı yapan özelliklere ilişkin varsayımları olduğunu belirtmiştim. Efendi 2'de bu varsayımlardan özellikle Bülbülderesi ile alakalı olanı tekrar kullanıyor. Ama bu varsayım sadece bir tarikatin tartışmasında önplana çıkıyor. Sabataycı bilinen veya yahudi aydınlanmasının aracı okullarında okumak veya ibranice biliyor olmak yeni varsayımlar.
Daha genel olarak, tarikatlar ve sabataycılık ilişkisini gösterebilmek için Soner Yalçın özellikle iki stratejiye dayanıyor. Birinci strateji İslam'daki tasavvufi anlayışla, dolayısıyla tarikatların İslam anlayışıyla, sabataycı-Yahudi düşünce arasındaki akranlığı vurgulamak. İkinci strateji ise tarikatlardeki heteredoks pratikleri vurgulamak. Birinci strateji uzun uzun tartışmalarla desteklenmiş. İkinci stratejide ise anekdotlar kullanılmış.
Bu stratejilerin ikiside oldukça problemli. Soner Yalçın kendisini sabataycılık ve tarikatlere o kadar yoğunlaştırmış ki benzer ilişkilerin yaygınlığının farkında bile değil. Daha fazla din tarihi okuması yapmakla bu iki stratejinin ne kadar problem dolu olduğunu kendiside görebilirdi. Öncelikle kültürel aktarım ve etkileşim konuları kültür çalışmalarının çok önemli konuları. Hiçbir kültür tarihsel olarak tek başına bir fanus içinde gelişmemiş. Kültürler ve medeniyetler arası alışveriş o kadar fazla ki... O açıdan İslami tasavvufi anlayışla sabataycı-yahudi düşünce arasında benzerliklerin olması oldukça normal.
Benzer şekilde İslam öncesi İran'da güçlü bir akım olan manici düşünce aslen hind düşüncesinden İran'a aktarılmıştır. İslam'da, özellikle Şii düşüncede varlığını devam ettirmiştir. İslam, yahudilik, hristiyanlık veya manicilik arasındaki düşünce alışverişleri aslında hiç şaşırtıcı olmaması gerekir zira İslam'ın yayıldığı topraklarda bu dinler hakimdi. İslam fıkhı ve kelamı bu dinlerin yükselttiği sorularla oluşmuş ve şekillenmiştir. Benzer şekilde Yunan felsefesi de aynı topraklarda oldukça sistemleştirilmiş bir haldeydi. Bu felsefenin metodları adı geçen dinlerin hemen hemen hepsini etkilemiştir.
Aynı şekilde günümüz kriterlerine göre heteredoks pratiklerin tarikatlerde olması hiçbir şeyi göstermez. Bilakis tarikatler bu tür pratiklerin toleransla karşılandığı yapılar olagelmiştir. Zaten bu tolerans tarikatlerin İslam'ın yayılmasında öncülüğüne katkıda bulunmuştur. Yoksa çok katı bir İslami anlayışı müslümanlığı yeni yeni kabul eden topluluklara kabul ettirmek pek mümkün olmazdı.
Türklerin ilk müslümanlığa geçişinden tutun, balkanlardaki müslümanlaşmaya, Afrika ve Hindistan'daki müslümanlaşmaya kadar, bütün bu örneklerde gözlemlenen süreç budur. Tarikatler yerel nufüsların eski dini pratiklerini kendi bünyelerinde islamileştirirken aynı zamanda kitabi islami anlayışın hayır diyeceği bir çok uygulamaya da cevaz veriyordu. Dolayısıyla Soner Yalçın'ın gizli gizli çağrıştırdığı gibi, islamın cevaz vermediği uygulamaların tarikatlerde gözlemlenmesi o tarikat mensuplarını müslümanlıktan çıkarmaz. Veya zaten bunlar müslüman değil sabataycı idi sonucunu desteklemez.
Soner Yalçın'ın üslübüna Efendi 1'in tahlilinde belirttiğimin ötesinde yeni bir şey eklemek gereksiz. Türkçe kelimelere sadakati takdir edilesi. Konudan konuya atlaması, gereksiz bilgileri dipnotlara atmaması, sunduğu bilgilerin kaynağına ilişkin kaynak göstermemesi halen daha ciddi bir sorunlar olarak duruyor.
Soner Yalçın'ın bilgisinin genişliği karşısında hayran olmak, kuramsal acıdan biraz hayal kırıklığına uğratsa da, için Efendi 2 okunası bir kitap.
Batının üretici, çalışkan, girişimci burjuva tipinden oldukça uzaktı bu grubun mensupları... Batı ürünleri ile yerel tüketiciler arasındaki dil engelini çözmek ve yerel piyasaları bilmek belki de tek hünerleriydi. Ortadoğu'da, bilebildiğim kadarıyla İran hariç, hemen hemen her ülkede bu sınıfı gayri Müslimler oluşturdu. Ya rum ya da ermeni ya da levanten... Ortak dini paylaşmaları, Batı'nın önemli ticari merkezlerinde akrabalık bağlantıları, ve yabancı dil bilgileri gayri müslim cemaatleri Batı ile ortadoğu islam dünyası arasındaki doğal aracılar haline getirdi.
Osmanlı'nın yabancı tüccarlara tanıdığı kapitülasyon hakları Osmanlı'da yaşayan gayri müslimleri yabancı ülke vatandaşlığına geçişe teşvik etti. Osmanlı bu geçişi durdurmak için hukuki reformlar yaptı, fakat bir işe yaramadı. Rum ve Ermeni tüccarların her sorunlarında Rus, İngiltere ve Fransa gibi ülkeleri Osmanlının iç işlerine müdahele ettirmekte sakınca görmediler.
Doğal olarak yüzyıla yayılan bu süreçte devleti yönetenlerde bu gruplara karşı gittikçe artan kuşku ve nefret oluştu. 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılın başında Osmanlı topraklarında bu iki gruba yöneltilen şiddetin kaynağında bu tarihsel deneyim vardır. Yeni Cumhuriyet kurulduğunda bu iki gruptan büyük ölçüde kurtulunmuştu. Hem savaş yıllarının şiddeti hem de savaş sonrası nufus mübadeleleri rum ve ermeni nufusunu toplam nufus içindeki payını yüzde 25'lerden yüzde 2'lere düşürdü. Cumhuriyet Türkiye'sinde, boşalan burjuva konumunu devlet eliyle zenginleştirilmiş Müslüman sınıf doldurdu.
Buraya kadar anlattıklarım değerli sosyolog ve iktisat tarihçilerimizin, mesela Çağlar Keyder'in 'Türkiye'de Sınıf ve Devlet'ında, Türkiye'nin Batı merkezli kapitalist düzene entegre oluşuna ilişkin bulgularının çok basit bir özetidir.
Türkiye'nin kapitalist ekonomiye eklemlenmesi sürecinde dini grupların oynadığı rol ise hemen hemen tamamen gözardı edilmiştir. Göz ardı etmeyenler ise dini grupların rolünü daha çok engelleyici olarak görmüştür. Sabri Ülgener Hoca'nın 'İktisadi İnhitat Tarihimizin Ahlak ve Zihniyet Meseleleri' isimli enfes çalışması bu konudaki standart iddiayı tartışır.
Soner Yalçın'ın Efendi 2'si dini grupların bu eklemlenme sürecinde hiçte engelleyici bir rol oynamadığına dair önemli örnekler sunuyor. Benzer bir iki örneği Soner Yalçın 'Siz Kimi Kandırıyorsunuz?' isimli kitabında da tartışıyor. Bu örnekler daha iyi tartışılsaydı şimdiye kadar kabul ettiğimiz standart iddiayı oldukça zora sokacak bir tartışma ortaya çıkmış olurdu. Fakat bu yapılmamış.
Soner Yalçın ilk kitabının izini bir adım daha ileri götürüyor bu kitapta. Aslında ilk kitabın doğal bir uzantısı bu. Sabataycılık siyasi-ekonomik hayatımızda ilk kitabın iddia ettiği gibi hakim bir gerçekse hangi toplumsal kanallarla varlığını sürdürmüştür? Efendi 2'nin bu soruya cevabı oldukça sansasyonel: tarikatler. Dolayısıyla Beyaz Müslümanların büyük sırrı açığa çıkmış oluyor. Hepsi sabataycı.
Bu çıkarımla Soner Yalçın dini gruplar ve kapitalism arasındaki ilişkiye dair muhtemel sapmasını gerçekleştiremeden gerisin geriye dönüp klasik iddiaya ek kuvvet vermiş oluyor. Bir anlık acaba duygumuzu kapitalizme eklemlenmede rol oynayan dini yapılanmaların sabataycı olduğunu öğrenerek bir kez daha bu müslümanlardan zaten birşey olmazdı sonucuna erişiyoruz.
Efendi 1'de Soner Yalçın'ın herhangi bir kimseyi sabataycı yapan özelliklere ilişkin varsayımları olduğunu belirtmiştim. Efendi 2'de bu varsayımlardan özellikle Bülbülderesi ile alakalı olanı tekrar kullanıyor. Ama bu varsayım sadece bir tarikatin tartışmasında önplana çıkıyor. Sabataycı bilinen veya yahudi aydınlanmasının aracı okullarında okumak veya ibranice biliyor olmak yeni varsayımlar.
Daha genel olarak, tarikatlar ve sabataycılık ilişkisini gösterebilmek için Soner Yalçın özellikle iki stratejiye dayanıyor. Birinci strateji İslam'daki tasavvufi anlayışla, dolayısıyla tarikatların İslam anlayışıyla, sabataycı-Yahudi düşünce arasındaki akranlığı vurgulamak. İkinci strateji ise tarikatlardeki heteredoks pratikleri vurgulamak. Birinci strateji uzun uzun tartışmalarla desteklenmiş. İkinci stratejide ise anekdotlar kullanılmış.
Bu stratejilerin ikiside oldukça problemli. Soner Yalçın kendisini sabataycılık ve tarikatlere o kadar yoğunlaştırmış ki benzer ilişkilerin yaygınlığının farkında bile değil. Daha fazla din tarihi okuması yapmakla bu iki stratejinin ne kadar problem dolu olduğunu kendiside görebilirdi. Öncelikle kültürel aktarım ve etkileşim konuları kültür çalışmalarının çok önemli konuları. Hiçbir kültür tarihsel olarak tek başına bir fanus içinde gelişmemiş. Kültürler ve medeniyetler arası alışveriş o kadar fazla ki... O açıdan İslami tasavvufi anlayışla sabataycı-yahudi düşünce arasında benzerliklerin olması oldukça normal.
Benzer şekilde İslam öncesi İran'da güçlü bir akım olan manici düşünce aslen hind düşüncesinden İran'a aktarılmıştır. İslam'da, özellikle Şii düşüncede varlığını devam ettirmiştir. İslam, yahudilik, hristiyanlık veya manicilik arasındaki düşünce alışverişleri aslında hiç şaşırtıcı olmaması gerekir zira İslam'ın yayıldığı topraklarda bu dinler hakimdi. İslam fıkhı ve kelamı bu dinlerin yükselttiği sorularla oluşmuş ve şekillenmiştir. Benzer şekilde Yunan felsefesi de aynı topraklarda oldukça sistemleştirilmiş bir haldeydi. Bu felsefenin metodları adı geçen dinlerin hemen hemen hepsini etkilemiştir.
Aynı şekilde günümüz kriterlerine göre heteredoks pratiklerin tarikatlerde olması hiçbir şeyi göstermez. Bilakis tarikatler bu tür pratiklerin toleransla karşılandığı yapılar olagelmiştir. Zaten bu tolerans tarikatlerin İslam'ın yayılmasında öncülüğüne katkıda bulunmuştur. Yoksa çok katı bir İslami anlayışı müslümanlığı yeni yeni kabul eden topluluklara kabul ettirmek pek mümkün olmazdı.
Türklerin ilk müslümanlığa geçişinden tutun, balkanlardaki müslümanlaşmaya, Afrika ve Hindistan'daki müslümanlaşmaya kadar, bütün bu örneklerde gözlemlenen süreç budur. Tarikatler yerel nufüsların eski dini pratiklerini kendi bünyelerinde islamileştirirken aynı zamanda kitabi islami anlayışın hayır diyeceği bir çok uygulamaya da cevaz veriyordu. Dolayısıyla Soner Yalçın'ın gizli gizli çağrıştırdığı gibi, islamın cevaz vermediği uygulamaların tarikatlerde gözlemlenmesi o tarikat mensuplarını müslümanlıktan çıkarmaz. Veya zaten bunlar müslüman değil sabataycı idi sonucunu desteklemez.
Soner Yalçın'ın üslübüna Efendi 1'in tahlilinde belirttiğimin ötesinde yeni bir şey eklemek gereksiz. Türkçe kelimelere sadakati takdir edilesi. Konudan konuya atlaması, gereksiz bilgileri dipnotlara atmaması, sunduğu bilgilerin kaynağına ilişkin kaynak göstermemesi halen daha ciddi bir sorunlar olarak duruyor.
Soner Yalçın'ın bilgisinin genişliği karşısında hayran olmak, kuramsal acıdan biraz hayal kırıklığına uğratsa da, için Efendi 2 okunası bir kitap.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)