17 Şubat 2011 Perşembe

Kemal Kirişçi & Gareth M. Winrow, Kürt Sorunu: Kökeni ve Gelişimi, Çev.: Ahmet Fethi, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007

Modern devlete atfedilen önemli bir özellik de 'ulusal' olmasıdır. Devletin hükümranlık iddia ettiği belirli bir toprak parçası üzerindeki insanları birbirine kenetleyen ortak bir kimlik olarak karşımıza çıkar ulus. Peki bu kimlik nasıl oluşur?

Akademik yazın farklı farklı ulusallaşma deneyimleri olduğuna işaret eder. Bazen etnik kimlik üzerine bina edilir. Bazen din birliği temel oluşturur. Bazen vatandaşlık hakları herhangi bir ulusa temel olur. Ulus kimliği bazen tepeden elitler tarafından halka dayatılır. Bazen ise toplumun içinden çıkıp siyasi elitleri etkiler.

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri bu yazına çok önemli tarihsel örnekler sunabilir. Osmanlı modern devlet inşası süreci en başından itibaren bir çok ulusalcı hareketin ortaya çıkışına yolaçmıştır. Takip eden cumhuriyet dönemi de Osmanlı döneminde ortaya çıkmayan Kürt ulusalcı hareketinin doğuşuna şahitlik etmiştir.

Kitabın isminin itiraf ettiği gibi bu ulusalcı hareket günümüze önemli bir sorun olarak intikal etmiştir. Dolayısıyla hem akademik anlamda hem de günümüz Türkiyesi için çok önemli bir konu bu kitaba konuk olmuş.

Ulus kimliğinin ortaya çıkışı kuramsal olarak ilk bölümde tartışılmış olsa bile, bölümün amacı kesinlikle bu değil. İlk iki bölümü Kemal Kirişçi ve Gareth M. Winrow 'Ulus,' 'azınlık,' 'halk,' 'etnisite' gibi kavramları tartışmaya ayırıyor. Bu kavramlar takip eden tarihsel tartışmayı kolaylaştıracağı düşünülerek tartışılmış olmalı.

Her iki bölümde de gayet soyut olan kavramlar Türkiye ve Kürtler örneğinde somutlaştırılmış. Öte yandan bu iki bölümden sonraki tartışma ilk iki bölüm olmadan da anlaşılabilirdi. Kavramsal tartışmalara meraklı olmayan okuyucu ilk iki bölümü gönül rahatlığı ile atlayıp direk esas konunun tartışıldığı bölümlere geçebilir.

Bu bölümlerde kürt sorununun ortaya çıkışı, gelişimi ve uluslararası boyutu tartışılmış. Bu anlatımın önemli bir kısmını Türk devletinin kürt politikası oluşturuyor. Anlaşılan o ki bu politika Atatürk döneminde oluşmuş ve bir daha değişmemiş. 1980 sonrasında değişik partilerin Kürt sorununa bakışları da kitapta ele alınmış. İtiraf etmek gerekirse benimde ilgimi çeken bölümler bu bölümlerdi.

Kirişçi ve Wınrow'a göre kürt sorununun ortaya çıkışının sebebi İttihat ve Terakki ile başlayıp Cumhuriyetle olgunlaşan etnik temelli Türk ulusu yaratma politikaları... Bu politikalar Lazlar, Çerkesler, Arnavutlar gibi Türk olmayan müslümanları asimile etmeyi başarmışsa da Kürtler söz konusu olunca başarısız olmuşlardır. Başarısızlığın sebebine dair kitapta herhangi bir açıklama gayretine girilmemiş.

Kürtlerin bu politikalara cevabı 1925'ten başlayıp 1938'e kadar dönemde isyan ederek olmuş. 1938'den sonra ise Kürt sorunu gündemden düşüyor. Bunun sebebini de bilmiyoruz. Türk devleti Kürtleri isyana sevk eden politikalardan mı vazgeçti? Kürt sorunu tekrar 1970'lerde ortaya çıkıyor. PKK'nın kurulması ve şiddete başvurması sorunu bir başka boyuta taşıyor.

Kirişçi ve Winrow Kürt sorunun geçirmiş olduğu bu aşamaları olabildiğince sade ve anlaşılır bir üslüpla ortaya koyuyor. Yazarlar betimleme düzeyinde sergiledikleri bu başarıyı analitik düzlemde gösteremiyorlar. Olguların neden olduğuna dair hemen hemen hiçbir çabaya rastlanmıyor.

Mesela Atatürk ve arkadaşlarının etnik temelli ulus yaratma isteklerinin kürt ulusalcılığının sebebi olduğu iddia edilirken, Atatürk ve arkadaşlarının neden bu yolu seçtiklerine dair iddiaları klasik okumaların ötesine geçemiyor. Bu konuda Bernard Lewis'ın hakemliğine başvurmak ise tam anlamıyla bir skandal. Kürtlerin bazıları isyanı seçerken neden bazıları yeni rejimle işbirliğine giriyor?

1938'den sonra kürt sorununun yokolma derecesine gelmesinin ve 1970'lerde tekrar yüzüstüne çıkmasının nedenlerini öğrenemiyoruz. Kitapta resmedilen Kürtler tarihin akışına kendini kaptırmış, kendi dışındaki aktörlerin tercihlerine sadece tepki veren veya veremeyen bir kesim. Olgulara kürtlerin nasıl baktığına ilişkin çok ciddi bir eksiklik var kitapta ve okuyucu bu eksikliği çok kuvvetli hissediyor.

Kitabın Türkçesi oldukça kuru. Okuyucu konuya ilgili değilse özellikle ilk iki bölümü okurken sıkılması cok muhtemel. Tarihsel tartışmalarda üslüp daha akıcı hale geliyor. Bu bölümlerin Türkçesi yine de kuruluktan kurtulamamış. Bu kuruluk muhtemelen metnin aslından kaynaklanıyor. Çevirmenin bu konuda yapabileceği çok bir katkı olamazdı.

Çevirilerde sık rastlanan cümle düşüklüklerine kitabın başında rastlanmasına rağmen daha sonra hemen hemen hiç rastlamadım. İngilizce kelimelere bulunan Türkçe karşılıklarda sırıtan herhangi örnek gözüme çarpmadı. Buna tek bir istisna var. Paranoid kelimesi Türkçeye paranoyak olarak çevrilebilirdi.

Kürt sorunumuz belkide hiç olmaması gereken bir sorundu. Eski Osmanlı unsurlar içerisinde Türk milletini hiçbir savaşta yalnız bırakmamış Kürtlerle 80 yıldır süregelen bu sorun herkesin içini sızlatıyor olmalı. Bu sorunun temel parametrelerini ögrenmek çözüme giden bir yol olması sebebiyle Kirişçi ve Winrow'un kitabı okunmalı...

Mete Tuncay, Türkiye'de Tek Parti Yönetimi'nin Kurulması 1923-1931, Tarih Vakfı, 4. Basım, 2005

Otoriter rejimleri liberal demokrasilerden ayıran en temel ayraç faaliyet gösteren parti sayısıdır. Gösterge basit gibi gözükse de bir ülkedeki parti sayısını açıklamak kuramsal açıdan oldukça zordur. Uzun dönemli karşılaştırmalı tarihsel analizler gerektirir. Stein Rokkan'ın Avrupa merkezli yaptığı çalışmalarda önerdiği cevapların karmaşıklığı bunun en önemli delili olsa gerek...

Gerçi Fransız siyaset bilimcisi Duverger'in çok basit ve genellikle işe yarayan bir cevabı vardır: seçim sistemi. Peki farklı ülkeler neden farklı seçim sistemleri uygular? Bu soruyla tekrar Rokkan'a dönmek zorunda kalırız. Bu tartışma aslında Batı demokrasileri için geçerli bir tartışma. Yani bir ülkede neden tek parti iktidarı kurulur sorusunu cevaplamada yardımcı olmaz.

Batılı toplumlarda demokrasinin bir şiarı olarak karşımıza çıkan siyasi parti, Sovyetler Birliği'inden Çin'e, Yugoslavya'dan Meksika'ya bir çok toplumda istibdat rejimlerinin bir aracı olarak ortaya çıktı. Türkiye tek parti istibdadıyla İttihat ve Terakki ile tanıştı. Bu tanışıklık Cumhuriyet döneminde de devam etti.

Herhangi bir istibdat rejimi kendisini neden tek parti altında organize eder sorusu halen daha cevaplanmamış bir sorudur. Varolan çalışmalarda daha çok tek parti olgusunu betimleme ve modernleşme sürecinde potansiyel rolünü anlama kaygısı agır basar.

1970lerden itibaren ise modernleşme yazınının gözden düşmesi ile tek parti olgusu sosyal bilimler gündeminden de düştü. 2000li yıllarda özellikle sivil toplum üzerine yapılan çalışmalar da yeniden yeniye gündeme gelmektedir. Bu çalışmalara göre tek parti rejiminden geçmiş ülkelerin sivil toplumları diğer otoriter rejim örneklerine göre daha zayıf kalmiştir. Türkiye'nin demokrasiyi hazmedememesinden Ergenekon tipi örgütlerin varlığına kadar bir çok olgu 1923-1950 arasında hüküm süren tek parti dönemi ile ilişkilidir.

Mete Tuncay tek parti yönetimleri üzerine ortaya çıkan yazına Türkiye örneği ile katılıyor. Kitabın ilk bölümü varolan kuramsal tartışmaya ayrılmış. Meraklısı için güzel bir özet niteliğinde bu bölüm. Takip eden bölümler ise hadiselerin tarihsel oluş sırasına göre kurgulanmış. Sadece bir bölüm bu mantığa uymuyor. Bu bölümde tek parti yönetiminin takip ettiği politikalar tartışılmış. Tek başına okunabilecek bu bölümün kitabın diğer bölümleriyle pek bir ilişkisi yok. En azından Mete Tuncay ilişki kurmaya gayret etmemiş. Kitabın sonunda oldukça uzun bir ek bölümü de var.

Tek parti yönetimi üzerine gelişen yazının temel kuramsal eksikliği Mete Tuncay'ın kitabında da devam ediyor. Atatürk ve arkadaşları neden tek parti rejimini kurdu veya devam ettirdi sorusuna cevap bulamıyorsunuz kitapta. Kitap daha çok Türkiye'de tek parti rejimi nasıl kuruldu sorusuna cevap arıyor. Mete Tuncay bunu yaparken oldukça detaylı bir tarihsel kurgu sunuyor bize. Bu süreç detaylandırıldıkça kurgunun bütünselliği kayboluyor.

Hangi aşamalardan geçilerek bir ülkede tek partinin kurulur? Bu sorunun cevabı niteliğinde soyut bir model ortaya konmadığı için tarihsel olguların kitabın ana konusu ile ilişkilendirilmesi okuyucuya kalıyor. Dolayısıyla detaylar arasında kaybolup ana konuyu unutma tehlikesi kitap boyunca mevcut.

Aslında Mete Tuncay'ın çizdiği resim oldukça basit. Tek parti yönetiminin kurulması süreci Anadolu ve Rumeli Müdafaa i Hukuk Cemiyetlerinin Cumhuriyet Halk Fırkasına dönüştürülmesi ile başlıyor. Daha sonraki süreç ise tek parti yönetimine muhalif grupların ortadan kaldırılması ve toplumsal ağlarının Fırka'nın bünyesine aktarılmasını içeriyor.
Daha önce belirttiğim üzere Mete Tuncay tartışmalarını tek parti kurulumu sürecine bağlanmıyor. Bu yüzden kitap ilk dönem cumhuriyet tarihine dair bir kitap olmaktan öteye geçemiyor. Bu açıdan değerlendirilirse Mete Tuncay'ın sunduğu detaylı tarihsel kurguya hayran olmamak elde değil. Çok ciddi ve dikkatli bir akademik çalışmanın meyvesi bu kitap.

Kitap boyunca yazarın üslübu da değişiyor. Giriş ve sonuç kısmında öz türkçeyi kullanmaya gayret edilirken, tarihsel anlatıda bu gayret gözlemlenmiyor. Dolayısıyla kitabın büyük bir kısmında osmanlıca kelimeler ağırlıkla kullanılmış. Bunun en önemli sebebi ise yazarın döneme ait kaynaklardan yaptığı alıntıları oldukça uzun tutmuş olması.
Yazarın solcu duruşu bizim için büyük bir şans. İdeolojik açıdan dönemin önemli aktörlerinden farklı düşünmesi yazarı konusuna olabildiğince objektif kılmış. Yazar kişileri ve siyasaları yerme veya övme çabasına girmeden, oldukları halleriyle yansıtmaya gayret etmiş. Dolayısıyla çocukluğumuzdan beri işittiğimiz dönemle ilgili destansı söyleme bu kitapta rastlamıyoruz.

Özellikle Atatürk'ün bir kesim tarafından yoğun bir şekilde istismar edildiği bu dönemde Mete Tuncay'ın kitabı ilk dönem cumhuriyet tarihi meraklılarının mutlaka okunması gereken bir kitap..

Roy Mottahadeh, Peygamberin Hırkası İran'da Din ve Politika, çev. Ruşen Çakır, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003

Son 500 yılın İran tarihinin en temel konularından birisidir Şiilik ve Şii din kurumları... Bu konu hem tarihsel hem de içerik olarak oldukça geniş, bir o kadar da derindir. Üzerine yüzlerce kitap yazılmasına rağmen halen daha sorular sorulabilecek son derece bereketli bir konudur da.. Şiilik konusuna girmeden ne İran'ın geçmişi ne de günü tam anlamıyla anlatılabilir.

19. yüzyılın sonu ve başında Kaçar hanedanına karşı toplumsal tepkinin yükselişi, 1905 Anayasa devriminin gelişimi ve başarısızlığı, 1979 İran devriminin oluşum ve başarıya ulaşım süreci, Dr. Musaddık'da belirginleşen İran milliyetçiliğinin yükselişi ve başarısızlığı... ve daha bir çok tarihsel öneme haiz olayda Şii din öğretisi, din adamları ve kurumlarının rolü olmuştur.

Roy Mottahedeh'in Peygamberin Hırkası, en basit tabirle, Şiilik ve Şii din kurumlarına dair herşey üzerine bir kitap. Abartısız... Roy Mottahedeh 400 sayfalık kitabında Şiilik tasavvuf ilişkisinden tutun, Şii din adamlarının hiyerarşık yapısının ortaya çıkışına kadar akla gelebilecek her önemli konuya değinmiş bu kitapta... Doğal olarak bu konu genişliği ile ters orantılı olarak her konu görece yüzeysel olarak ele alınmış.

Yine de Roy Muttahedeh hepsini büyük bir etkinlikle basitleştirip açıklayabilmiş. Bu zaten büyüklüğün şiarı değil midir? Roy Mottahedeh'i büyük yapan diğer bir özellik ise kitabı ansiklopedik niteliğine rağmen zevkli kılabilmiş olması. Birbiri ile ortak paydası sadece Şiilik olan onlarca kişi ve konu ortak bir hikayenin parçası olarak karşımıza çıkıyor bu kitapta...

Roy Mottahedeh kitabını gerçek ismini bilmediğimiz İranlı bir mollanın hayat hikayesi üzerine kuruyor. Mollanın kitaptaki adı Ali Haşimi... Roy Mottahedeh neden bu ismi mollasına taktığını açıklamıyor. Ali Haşimi bir molla olabilmek için her türlü imtiyazla doğmuş bir molla. Seyyid bir aileden geliyor... İran medreselerinin başkenti Kum'da doğar. Babası herkesin saydığı ve sevdiği bir medrese hocası. Abisi ve babası kanalıyla Kum'da Ruhullah Humeyni'ninde ders verdiği Fevziye medresesinde dini eğitimine başlıyor.

O kadar imtiyazlı bir molla ki, yüksek din eğitimi için Şii dünyasının en önemli dini merkezi Necef'teki medreselere devam ediyor. Orada Humeyni'nin öğrencisi oluyor. Döndüğünde verdiği bir vaazdan ötürü hapse atılıyor. Hapse atıldıktan sonra siyasetten soğuyor ve Tahran Üniversitesi'nin İlahiyat Fakültesine devam ediyor. 1979 devrimi ve ertesinde yaşadığı hayal kırıklığı ile kitap sona eriyor.

Roy Mottahedeh bu hayat hikayesini 400 sayfalık kitabına bölüm bölüm yayarak anlatıyor. Her bir bölüm Ali Haşimi'nin hayatının değişik bir dönemine ayrılmış. O bölümle alakalı hayat hikayesinin ana öğesi Roy Mottahedeh için Şiilikle alakalı konuya bir giriş olmuş. Mesela Ali Haşimi'nin medreseye başlaması Şii medrese eğitimine girişe vesile olmuş. Aynı şekilde Ali Haşimi'nin devlet okulundaki öğrencilik yıllarından İran'da devlet destekli eğitim konusuna geçiliyor.

Medreseye devam ederken Ali Haşimi'nin tasavvufla tanışması Şiilik ve tasavvuf ilişkisi tartışmasına yol açıyor. Bu konuların soyut olması aldatmasın. Roy Mottahedeh her konuyu o konuda akla gelen en önemli ismin hayatı hikayesi ile birlikte anlatıyor. Dolayısıyla konu ete kemiğe bürünüp karşımıza çıkıyor. Mesela medrese eğitiminde İbn Sina, şiilik ve tasavvuf ilişkisinde Sühreverdi, İran'da devlet eğitim sisteminde İsa Sadık tartışılmış. Kitapta İran tarihinin en önemli şahsiyetleri kendine yer bulmuş: Dr. Musaddık, Celal al-Ahmet, Ali Şeriatı (diğerlerine göre çok daha az yer almış), Ruhullah Humeyni, akla gelen isimlerden sadece bir kaçı.

Kitabın ele aldığı konuların çeşitliliği kitabın bütününü amaç noktasında oldukça zayıf kılıyor. İran tarihinde din ve din adamlarının rolüne ilişkin giriş niteliğini aşamıyor kitap. Meraklısı için bu konuda daha kapsamlı kitaplar yayınlandı. Örneğin, Moojan Momen'in türkçeye çevrilip çevrilmediğini bilmediğim 'Introduction to Shia Islam' kitabı kanaatimce çok daha iyi bir giriş kitabı. Türkçe'de daha din ağırlıklı Mazlum Uyar'ın 'Şii Ulemasının Otoritesinin Temelleri' kitabı da Peygamberin Hırkası ile birlikte, onu tamamlamak için okunabilir. Roy Mottahedeh'in farkı aynı konuları daha akıcı kılabilmiş olması.

Peygamberin Hırkası cevapladığı sorulardan daha çok okuyucunın zihninde ortaya çıkardığı sorular içinde okunmalı. Keşke Roy Mottahedeh bu soruların peşinden gitmiş olsaydı. En heyecan verici sorular ise Ali Haşimi ile alakalı. Mesela Kum'da oldukça saygın bir konumda iken neden Tahran Üniversite'sine devam etmeye karar vermiş. Hapishane deneyiminin onu çok korkuttuğunu ve siyasetten ürküttüğünü öğreniyoruz. Fakat bu Tahran Üniversitesi İlahiyat Fakültesine girmek için yeterli bir açıklama değil.

20. yüzyılda mollaların üniversite derecesi, hatta doktora yaptıklarını işitmiştim. Mesela, iddiaya göre Humeyni felsefeden doktoralı ve Aristo mantığının Kur'an tefsirine uygulanması üzerine bir tez yazmış. Ne derece doğru bilmiyorum. Şah dönemi İran'daki molların karşı karşıya kaldıkları fırsatların anlaşılması için bu soru keşke cevaplandırılmış olsaydı. Peşinden gidilebilecek daha önemli soru ise İran'da 1979 sonrası mollalar arasında doğan ayrılık... Bu tespit Ali Haşimi'nin devrim sonrası yaşadığı hayal kırıklığının tartışıldığı kitabın sonsözünde giderayak yapılmış. Keşke Ali Haşimi örneğinden yola çıkarak bu ayrılığın temelleri tartışılsaydı.

Kitabın arka sayfasındaki tanıtımda düzeltilmesi gereken bir bilgi var. Kitabın ana karakteri Ali Haşimi'nin laik eğitime merak salıp molla çevresinden ayrıldığı iddia ediliyor. Yukarıda değindiğim gibi mollalar arasında seküler eğitim yapanlara rastlanıyor. Ali Haşimi Tahran Üniversitesi'nde eğitim görmesi o açıdan bir istisna değil. Laik eğitime merak salıp molla çevresinden ayrılması ise söz konusu değil.Bilakis kitabın sonunda devrim sonrasında da Ali'nin medreselerde ders vermeye devam ettiğini öğreniyoruz. Kitabın ana karakteri bu şekilde tanıtılarak bu tür dönüşümleri çok seven Türk okuyucusu karşısında tek kelime ile popülizm yapılmış.

Kitabın ingilizce'den çevirisini Ruşen Çakır yapmış. Peygamberin Hırkası büyük oranda başarılı bir çeviri olmuş. Cümle düşüklüklerine özellikle kitabın başında rastlanıyor. Uzun cümlelerde Ruşen Çakır'ın fiil ve özne uyumuna dikkat etmediği de olmuş. Cümle içindeki kelime sıralamalarında ise bazen hatalar yapılmış. Ruşen Çakır Türkçeye oldukça sadık kalmış. Bu sadakatle öz türkçe kelimeleri kullanmaya gayret etmiş. Bu takdir edilesi bir davranış olsa da bazen cümlelerini anlaşılmaz kılmış. Mesela 'bengi' ne anlama geliyor? Veya 'utku'? veya 'biçem'?

Ruşen Çakır genelde farsça kelimeleri Türkçe okunuşlarıyla aktarmış. Yoksa 'merca' gibi bir kelimeye Türkçe'de rastlanmaz. Öte yandan Ruşen Çakır'ın neden ısrarla Farsça 'çador' kelimesini 'çadır' diye çevirdiğini anlamadım. 'Çador' Türkçe'ye doğrudan kara çarşaf olarak çevrilebilirdi. Veya diğer farsça kelimelere yapıldığı gibi çador olarak geçerdi. Bambaşka bir şey olan çadır'da ısrar edilmesinin sebebini anlayamadım.

Netice olarak, Roy Mottahedeh'in Peygamberin Hırkası alanında Türkiye'de yayınlanmış ender çalışmalardan birisi. Oldukça akıcı güzel bir kitap. İran'da dinin, dini kurumların ve din adamlarının tarihsel rollerini anlamak için mutlaka okunmalı.

Soner Yalçın, Efendi 2: Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 2006

Son iki yüzyılın tarihi Batı merkezli kapitalist ekonominin dünyanın diğer ekonomilerini yutup, kendi eksenine sokmasının tarihidir. Bu süreç oldukça sancılı bir süreçtir. Yerel ekonomiler çöker, bireyin etrafında binlerce yılda örülen geleneksel güvenlik ağları yırtılıp atılır, insanın iş gücü alınıp satılan bir meta haline gelir... Bu süreç ya zorla ya da rızayla hayata geçirildi. Zor kullanarak girdiği ülkelerde bile, Batı ile artan ticaretten faydalanan bir grup ortaya çıktı.

Batının üretici, çalışkan, girişimci burjuva tipinden oldukça uzaktı bu grubun mensupları... Batı ürünleri ile yerel tüketiciler arasındaki dil engelini çözmek ve yerel piyasaları bilmek belki de tek hünerleriydi. Ortadoğu'da, bilebildiğim kadarıyla İran hariç, hemen hemen her ülkede bu sınıfı gayri Müslimler oluşturdu. Ya rum ya da ermeni ya da levanten... Ortak dini paylaşmaları, Batı'nın önemli ticari merkezlerinde akrabalık bağlantıları, ve yabancı dil bilgileri gayri müslim cemaatleri Batı ile ortadoğu islam dünyası arasındaki doğal aracılar haline getirdi.

Osmanlı'nın yabancı tüccarlara tanıdığı kapitülasyon hakları Osmanlı'da yaşayan gayri müslimleri yabancı ülke vatandaşlığına geçişe teşvik etti. Osmanlı bu geçişi durdurmak için hukuki reformlar yaptı, fakat bir işe yaramadı. Rum ve Ermeni tüccarların her sorunlarında Rus, İngiltere ve Fransa gibi ülkeleri Osmanlının iç işlerine müdahele ettirmekte sakınca görmediler.

Doğal olarak yüzyıla yayılan bu süreçte devleti yönetenlerde bu gruplara karşı gittikçe artan kuşku ve nefret oluştu. 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılın başında Osmanlı topraklarında bu iki gruba yöneltilen şiddetin kaynağında bu tarihsel deneyim vardır. Yeni Cumhuriyet kurulduğunda bu iki gruptan büyük ölçüde kurtulunmuştu. Hem savaş yıllarının şiddeti hem de savaş sonrası nufus mübadeleleri rum ve ermeni nufusunu toplam nufus içindeki payını yüzde 25'lerden yüzde 2'lere düşürdü. Cumhuriyet Türkiye'sinde, boşalan burjuva konumunu devlet eliyle zenginleştirilmiş Müslüman sınıf doldurdu.

Buraya kadar anlattıklarım değerli sosyolog ve iktisat tarihçilerimizin, mesela Çağlar Keyder'in 'Türkiye'de Sınıf ve Devlet'ında, Türkiye'nin Batı merkezli kapitalist düzene entegre oluşuna ilişkin bulgularının çok basit bir özetidir.

Türkiye'nin kapitalist ekonomiye eklemlenmesi sürecinde dini grupların oynadığı rol ise hemen hemen tamamen gözardı edilmiştir. Göz ardı etmeyenler ise dini grupların rolünü daha çok engelleyici olarak görmüştür. Sabri Ülgener Hoca'nın 'İktisadi İnhitat Tarihimizin Ahlak ve Zihniyet Meseleleri' isimli enfes çalışması bu konudaki standart iddiayı tartışır.

Soner Yalçın'ın Efendi 2'si dini grupların bu eklemlenme sürecinde hiçte engelleyici bir rol oynamadığına dair önemli örnekler sunuyor. Benzer bir iki örneği Soner Yalçın 'Siz Kimi Kandırıyorsunuz?' isimli kitabında da tartışıyor. Bu örnekler daha iyi tartışılsaydı şimdiye kadar kabul ettiğimiz standart iddiayı oldukça zora sokacak bir tartışma ortaya çıkmış olurdu. Fakat bu yapılmamış.

Soner Yalçın ilk kitabının izini bir adım daha ileri götürüyor bu kitapta. Aslında ilk kitabın doğal bir uzantısı bu. Sabataycılık siyasi-ekonomik hayatımızda ilk kitabın iddia ettiği gibi hakim bir gerçekse hangi toplumsal kanallarla varlığını sürdürmüştür? Efendi 2'nin bu soruya cevabı oldukça sansasyonel: tarikatler. Dolayısıyla Beyaz Müslümanların büyük sırrı açığa çıkmış oluyor. Hepsi sabataycı.

Bu çıkarımla Soner Yalçın dini gruplar ve kapitalism arasındaki ilişkiye dair muhtemel sapmasını gerçekleştiremeden gerisin geriye dönüp klasik iddiaya ek kuvvet vermiş oluyor. Bir anlık acaba duygumuzu kapitalizme eklemlenmede rol oynayan dini yapılanmaların sabataycı olduğunu öğrenerek bir kez daha bu müslümanlardan zaten birşey olmazdı sonucuna erişiyoruz.

Efendi 1'de Soner Yalçın'ın herhangi bir kimseyi sabataycı yapan özelliklere ilişkin varsayımları olduğunu belirtmiştim. Efendi 2'de bu varsayımlardan özellikle Bülbülderesi ile alakalı olanı tekrar kullanıyor. Ama bu varsayım sadece bir tarikatin tartışmasında önplana çıkıyor. Sabataycı bilinen veya yahudi aydınlanmasının aracı okullarında okumak veya ibranice biliyor olmak yeni varsayımlar.

Daha genel olarak, tarikatlar ve sabataycılık ilişkisini gösterebilmek için Soner Yalçın özellikle iki stratejiye dayanıyor. Birinci strateji İslam'daki tasavvufi anlayışla, dolayısıyla tarikatların İslam anlayışıyla, sabataycı-Yahudi düşünce arasındaki akranlığı vurgulamak. İkinci strateji ise tarikatlardeki heteredoks pratikleri vurgulamak. Birinci strateji uzun uzun tartışmalarla desteklenmiş. İkinci stratejide ise anekdotlar kullanılmış.

Bu stratejilerin ikiside oldukça problemli. Soner Yalçın kendisini sabataycılık ve tarikatlere o kadar yoğunlaştırmış ki benzer ilişkilerin yaygınlığının farkında bile değil. Daha fazla din tarihi okuması yapmakla bu iki stratejinin ne kadar problem dolu olduğunu kendiside görebilirdi. Öncelikle kültürel aktarım ve etkileşim konuları kültür çalışmalarının çok önemli konuları. Hiçbir kültür tarihsel olarak tek başına bir fanus içinde gelişmemiş. Kültürler ve medeniyetler arası alışveriş o kadar fazla ki... O açıdan İslami tasavvufi anlayışla sabataycı-yahudi düşünce arasında benzerliklerin olması oldukça normal.

Benzer şekilde İslam öncesi İran'da güçlü bir akım olan manici düşünce aslen hind düşüncesinden İran'a aktarılmıştır. İslam'da, özellikle Şii düşüncede varlığını devam ettirmiştir. İslam, yahudilik, hristiyanlık veya manicilik arasındaki düşünce alışverişleri aslında hiç şaşırtıcı olmaması gerekir zira İslam'ın yayıldığı topraklarda bu dinler hakimdi. İslam fıkhı ve kelamı bu dinlerin yükselttiği sorularla oluşmuş ve şekillenmiştir. Benzer şekilde Yunan felsefesi de aynı topraklarda oldukça sistemleştirilmiş bir haldeydi. Bu felsefenin metodları adı geçen dinlerin hemen hemen hepsini etkilemiştir.

Aynı şekilde günümüz kriterlerine göre heteredoks pratiklerin tarikatlerde olması hiçbir şeyi göstermez. Bilakis tarikatler bu tür pratiklerin toleransla karşılandığı yapılar olagelmiştir. Zaten bu tolerans tarikatlerin İslam'ın yayılmasında öncülüğüne katkıda bulunmuştur. Yoksa çok katı bir İslami anlayışı müslümanlığı yeni yeni kabul eden topluluklara kabul ettirmek pek mümkün olmazdı.

Türklerin ilk müslümanlığa geçişinden tutun, balkanlardaki müslümanlaşmaya, Afrika ve Hindistan'daki müslümanlaşmaya kadar, bütün bu örneklerde gözlemlenen süreç budur. Tarikatler yerel nufüsların eski dini pratiklerini kendi bünyelerinde islamileştirirken aynı zamanda kitabi islami anlayışın hayır diyeceği bir çok uygulamaya da cevaz veriyordu. Dolayısıyla Soner Yalçın'ın gizli gizli çağrıştırdığı gibi, islamın cevaz vermediği uygulamaların tarikatlerde gözlemlenmesi o tarikat mensuplarını müslümanlıktan çıkarmaz. Veya zaten bunlar müslüman değil sabataycı idi sonucunu desteklemez.

Soner Yalçın'ın üslübüna Efendi 1'in tahlilinde belirttiğimin ötesinde yeni bir şey eklemek gereksiz. Türkçe kelimelere sadakati takdir edilesi. Konudan konuya atlaması, gereksiz bilgileri dipnotlara atmaması, sunduğu bilgilerin kaynağına ilişkin kaynak göstermemesi halen daha ciddi bir sorunlar olarak duruyor.

Soner Yalçın'ın bilgisinin genişliği karşısında hayran olmak, kuramsal acıdan biraz hayal kırıklığına uğratsa da, için Efendi 2 okunası bir kitap.

Soner Yalçın, Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 2004

Lenin, Hitler, Mussolini, Rıza Şah Pehlevi, Emanullah gibi çağdaşlarından, Cemal AbdülNasır, Habib Burgiba, Muhammed Rıza Pehlevi, Henri Boumedienne'e kadar bir çok tarihi şahsiyetten Mustafa Kemal Atatürk'ü ayıran en önemli özellik belki kurduğu rejiminin hala büyük bir kırılma yaşamadan devam etmesidir. Ufukta bu rejimin bitmesini beklemek için ise bir sebep de gözükmüyor.

Kemalist rejime getirilmiş tepeden inmeci, halkla kopuk iddiaları ise son 10 yıllardaki gelişmelerle geçerliliğini yitirmiş olsa gerek. Bu başarı gerçekten harikuladedir. Bu başarının sebebini Atatürk'ün dehasında aramak kadar, kurduğu rejimin elitlerinin rejimi savunmasındaki başarıda da aramak gerekir. Bu ise bizi çok önemli bir soruya götürmektedir: Türk siyasi ve ekonomik elitinin iç yapısı nasıldır? Nasıldır ki, en birincil olarak nimetlendiği bir rejimin devamını başarıyla sağlayabilmiştir.

Soner Yalçın karşımıza çok ilginç İzmirli bir aile ile çıkıyor. Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiye'sine kalan topraklar içerisinde Batı ile bağlantısı en güçlü şehir kuşkusuz İzmir'di. Batı ile artan ticari ilişkiler neticesinde İzmir komprador sınıfın en önemli merkezi konumundaydı. Öyle bir aile düşünün ki İzmir'in en önemli ailelerinden birisi, ama şaşırtıcı olarak, ne levanten, ne rum ne de ermeni kökenli bu aile... Batının yerel kolları, dolayısıyla toplumun zenginleşen kesimleri, genellikle bu gruplardan geliyordu. Bu aile fertlerinin isimlerinden Türk kökenli oldukları anlaşılıyor.

Aileye dair daha magazinsel bilgilerde var. Ailenin o zamanki reisi İzmir'in ilk belediye başkanı. Türkiye'de profesyonel jokeyciliğin başlamasından tutun, futbol klübü kuruculuğuna kadar bir çok ilkte parmaklar bu aileden. İttihatçıların Enver ve Talat Paşalardan sonraki en güçlü isimlerinden Cavit Bey bu ailenin damadı oluyor. Adnan Menderes'in de bu aile ile akrabalık ilişkisi var... Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu'da öyle... Türkiye güzellerinden birisi bu aileye gelin gidiyor. Ve, soyisminde 'zade' ekini taşıması izni bir tek bu aileye veriliyor: 'Evliyazade.'

İlk önce böyle bir ailenin nasıl bu konuma geldiğinin ve aynı konumda nasıl kaldığının hikayesi çok önemli... Bu hikaye önemli sorulara cevap vermemize yardımcı olabilir. Türk elit sınıfına nasıl giriliyor? Orada nasıl kalınır? Elitler dünyasında ne gibi fırsatlar açılır? Ne gibi handikaplarla karşılaşılır? Elitler arası ilişkiler hangi kanallarla kurulur? Soner Yalçın'ın kitabında sunduğu bilgiler kısaca Türkiye'de siyasi, ekonomik ve toplumsal elitin iç yapısına dair önemli ipuçları veriyor . Türkiye örneğinden yola çıkarak siyasi ve ekonomik elitinin iç yapısının çözümlenmesi, siyaset bilimi ve sosyoloji'de çok önemli sorulara ışık tutabilecek ve yeni kuramsal açılımlar getirebilecek nitelikte konulardır. Ve bu konuların cevabı Evliyazadelerin veya benzerlerinin son iki yüzlük tarihinde bulunabilir.

Hakkını teslim edelim: Soner Yalçın'ın böyle bir ailenin varlığını ortaya çıkarması ve bağlantılarını gözler önüne sürmesi cidden çok büyük bir araştırmacılık örneği... Kitapta o kadar çok detay bilgi var ki, Soner Yalçın bilgisinin genişliği ile kendine hayran bırakıyor. Öte yandan bu genişlikle ters orantılı kuramsal sığlık insanı çok derin bir hayal kırıklığına uğratıyor. Bu kadar önemli ve geniş çaplı bilgilerle daha önemli tarihsel ve kuramsal sorulara cevaplar aranılamaz mıydı? Son zamana kadar oldukça marjinal bir kesimin ilgi alanında kalmış kimlerin sabataycı olduğu tartışmasına bu aile ile girilmesi tek kelime ile yazık olmuş.

Kitabın kuramsal marjinalliğine metod düzeyindeki problemlerini de eklemek gerek. Soner Yalçın Evliyazade ailesinin sabatayist olduğu iddiasına ulaşmak için oldukça sorunlu bir kaç varsayım ve bir iki kurama dayanıyor. Bu kuram ve varsayımlardan bazıları apaçık belirtilmemiş tabi ki. Örneğin, neden bülbülderesi mezarlığı tartışılmış. Belirleyebildiğim kadarıyla Soner Yalçın'a göre herhangi bir ailenin sabataycılığını gösteren temel olarak üç veya dört delil vardır. Bir aile bu delillere ne kadar çok uyuyorsa o kadar çok sabataycı oluyor.

Bu varsayımlar dışında Evliyazade için çok daha önemli başka bir varsayımı Soner Yalçın hizmete sokuyor. Ve bu varsayım kitabın ana dinamiğini oluşturuyor. Sabataycı aileler sadece birbirleriyle evlidir. Evliyazade'lerin sabataycı olduğuna dair en önemli delil sabataycı olarak bilinen ailelerle yaptıkları evlilikler.

Bu mantık silsilesi açıkça ifade edilmemiş gizli kuramlara dayanıyor. En problemli iki gizli kuramı hissetmek mümkün. Birincisi, dini veya mezhepsel kimliklerin zaman ve mekanla mukayyed olmayan değişmeyen bir özü vardır. Bu kurama göre 17. yüzyıldaki sabataycı ile 20. yüzyıldaki sabataycının kimlik kurgularında aynı kalan, değişmeyen bir öz vardır.

İkinci gizli kuram ise bireylerin sahip oldukları dini veya mezhepsel kimlikler o bireyin davranışlarınını tamamen kontrol ettiğidir. Buna göre herhangi bir sabataycının davranışını sabataycı kimliği belirler. Mesela bir sabataycı sabataycı olmayan birine aşık olup evlenmez. Soner Yalçın bu gizli iddiasına destek olarak Evliyazade ailesinden aile trajedilerini kitaba serpiştirmeyi unutmaz. Veya, sabataycı birisi siyasi veya ekonomik olarak faydacı bir evlilik yapmaz. Sabataycı dinsel kimlik o kadar güçlüdür ki, aynı dönemde bütün dünyada dinsel kimlikleri zayıflatan modernleşme-sekülerleşme cereyanlarından etkilenmemiştir. Mesih'in bülbüllerin öttüğü bir yerde dünyaya ikinci kez ineceğine inanıp Bülbülderesi'ne gömülmeyi yoksa kimse ister? Tabi ki şu an bülbülderesinde hiçbir bülbülün kalmamış olmasının bir önemi yoktur. Eğer bu iddialar cidden doğruysa ortada çok ilginç bir olgunun olduğunu itiraf etmeliyiz.

Soner Yalçın'ın Türkçesi oldukça sürükleyici. Konuşur gibi yazması kitabı akıcı kılıyor. Türkçe kelimelere sadakatini ise takdir etmek gerekir. Üslübunda ki problem daha çok bölüm içi organizasyonla alakalı. Soner Yalçın daldan dala atlayarak konusunu kurguluyor. Gereksiz sayılabilecek bilgiler okuyucuyu ezmek için veriliyor sanki. Haddini bil karşında konuşan Soner Yalçın der gibi. Dolayısıyla bu kitaba başladığınızda ben birşey bilmiyorum deyip cehaletinizi baştan kabul etmekte fayda var. Bütün kitabın organizasyonu görece olarak daha iyi. Ailenin hikayesi tarihsel oluş sıralarına göre düzenlenmesi bunda etkili olmuş.

İçinde barındırdığı benzersiz bilgiler ile Efendi 1'i sahasında tek... Türk tarihinin tekrar yazılmasında mutlaka müracaat edilmesi gereken bir kitap. İddia edilen bilgilerin kaynaklarına dair bilginin olmaması ise en önemli sorunu. Herşeye rağmen Türk elit aileleri aralarındaki karmaşık ilişkiler ağında oldukça eğlenceli bir yolculuk için 'Efendi 1' okunmalı.

Hamid Dabashi, İran: Ketlenmiş Halk, Çev. Emine Ayhan, Metin Yayınları, 2009

İslam dünyasının Batı ile ilişkiye girme süreci oldukça travmatik olmuştur. Bu travmanın nedeni hiç kuşkusuz ilişkinin eşitsiz yapısıydı. Batının kuralları ile oynanan bu ilişkide İslam dünyasının tercih şansı bile yoktu. Zorla bu ilişki İslam dünyasına giydirildi. İslam dünyasından daha travmatik yaşayanlar da oldu bu ilişkiyi.

Hiç kuşkusuz benzer travmaların en şiddetlisini Çin yaşadı. 19. yüzyıla kadar İngiltere'nin sürekli ticaret açığı verdiği bir ülkeydi Çin. İngiliz aklı afyonu keşfetti. Afyon satışı ile ticaret açığını kapattı hatta fazlasını bile elde etti. Çin'in aristokratik elit ailelerinin çocukları afyon bağımlısı haline geldi. Öyle bir eşitsizlikti ki içine düştüğü bu durum, kendi halkını korumak adına afyon ithaline yasak bile koyamadı. Koymak istedi, İngiltere ile savaşmak durumunda kaldı. Ve İngiltere'nin elinde tarihinin en küçük düşürücü yenilgisini tattı. Neticede 19. yüzyıl sonunda merkezi otorite yıkıldı. 20. yüzyıl ortasına kadar Mao bitirine kadar Çin iç savaşın içindeydi.

İran'ın travması da benzerdir. Kuzeyde Rusya, doğuda İngiltere... 19. yüzyıl boyunca İran bu iki süper güç arasında sıkıştıkça sıkıştı. Osmanlı, Mısır, Tunus, Japonya örneklerinde görüldüğü üzere İran da bu ilişkiden çıkışı Avrupa'ya benzemeye çalışmakta buldu. Bu süreç batılılaşma diye isimlendirildi. İsmin çağrıştırdığı eşitsizlikten ötürü ise akademisyenler daha nötr olan modernleşmeyi tercih ettiler.

İster batılılaşma ister modernleşme... Süreç aslında aynıdır. Doğrudan koloni tecrübesi yaşamamışların kendi iradeleriyle batının kurumlarını ithal etme sürecinin adlarıdır bunlar. Daha sonra koloni yönetiminden çıkanların çabaları da aynı isimlerle adlandırıldı. Bu süreç nasıl bir süreçtir? Neler değişir? Nasıl değişir? Değişim neler içerir? Sancıları nelerdir? Bu sorular halen daha geçerliliğini koruyan önemli sorulardır. Sosyal bilimlerin dinamiğini bu sorulara cevap kaygısı oluşturur. Hamid Dabashi'nin 'İran: Ketlenmiş Halk'ında batılılaşma veya modernleşme sürecinde bir toplumun değişimine tanık olursunuz. Her ne kadar kendisi kitabını bu kuramsal çerçeve içinde sunmamış olsa da..

Hamid Dabashi'nin hedefi oldukça basit: Amerikan akademi ve populist yazınında çizilen İran resminin çarpıklığını göstermek... Bu çarpıklığın kaynağı ise bizzat İranlıların kendisi ve bazı oryantalistler... Şöyle ki... 1979 İran Devrimi ve peşinden Amerikan konsolosluğunun ögrenciler tarafından işgali İran'ı Amerikan kamuoyununun gündemine çıkmamak üzere soktu. Bu gündem akademik hayata da etki etti ve İran çalışmalarına önemli bir ivme kazandırdı. Devrim zoruyla veya daha sonra Amerika'ya göç etmiş İranlılar ve onların Amerika doğumlu çocukları bu artan akademik ve daha çok populist talepten birinci derecede fayda sağlayanlar oldu. Çizdikleri resim oldukça basitti: kapkaranlık bir rejimin İran'ı esir aldığının resmi...

Mesela, Azer Nefisi'nin 'Tahran'da Lolita Okumak'ı akademik bir kitaptan beklemeyeceğiniz bir bayağılıkla bu resmi çizer. Tam da Amerikalıların görmek istedikleri gibi bir resimdi bu... İran üzerine yazan İranlıların ailelerinden miras aldıkları veya kendi deneyimleriyle büyüttükleri rejim düşmanlıkları ise bu işin itici gücü oldu.

Bu süreçte istisna sayılacak İran'a ve İran tarihine daha objektif yaklaşan önemli sosyal bilimci ve tarihçiler de çıktı. Said Arjomand, Hamid Algar, Fariba Adelkhah akla gelen ilk isimler.. Bu bir avuç İranlı'ya Hamid Dabashi'yi de eklemek gerek. Amerika'da yaşayan birisi olarak İran rejimine karşı. Ama bu karşılık gözlerini kör etmemiş. İran tarihinin kendine has bir zenginliği ve bu zenginliğin oldukça kozmopolit bir yapısının olduğunu vurguluyor kitap boyunca... İran'daki rejimi tam da bu noktada eleştiriyor. İran'ın zenginliği olan bu kozmopolit yapıyı yok etmeyi projesinin bir parçası yapmış rejim.

İran'ın 1979 Devrimi bile o kozmopolit yapının sadece diğer bir dışa vurumu. Kesinlikle şiilik ve şii dini kurumlarının tek başına gerçekleştirdiği bir olay değil. Fakat onlarsız da olmamıştır. Azer Nefisi ve diğerlerini bu noktada ağır eleştirir Dabashi. Ona göre Azer Nefisi 1979 devriminin anti-emparyalist yanını ve kozmopolit yapısını gözden kaçırır. Ve yaptığı son derece bayağı benzetme ile önemini sıfırlar.

Bu benzetmeye göre İranlı kadınlar, başta Azer Nefisi, Vladimir Nobokov'un meşhur romanındaki Lolita'dır. Çocukluğu, hayalleri, masumluğu ise çalınmıştır. Çalan Humbert'leri ise sert bakışlı bir yabancıdır. Bu yabancı kafasında hayal ettiğini İran üzerinde denemek istemektedir. Lolita gibi çaresiz, kaderin kendilerine biçtikleri hayatı yaşamak kalır sadece onlara.

Hamid Dabashi, Azer Nafisi'nin Paul Wolfowitz ve Bernard Lewis ile olan kişisel bağlantılarına bakıp Azer Nafisi'nin anlatısının Amerika'nın emperyal politikalarının bir parçası olduğunu iddia eder. Amerikalılara verilen mesaj açıktır ona göre: Lolitaları Humbert'in elinden kurtarın. Böylece İran'a muhtemel bir saldırının alt yapısı hazırlanmak istenmektedir.

Nefisi'nin gerçek niyetinin ne olduğunun akademik açıdan pek bir önemi yok aslında. O İran resmini çekenlerden sadece birisi... Değişik kişiler tarafından çekilen İran resimleri Dabashi'nin şikayet ettiği kadar İran tarihini basitleştirmiş, tekdüze göstermiştir. Dabashi bu tekdüzeliğin oluşturduğu yanlış İran imajını çizmek düzeltmek için, İran tarihinin son 100 yılının bir panoramik resmini çizer bize. Bu resimde İran'ın son 100 küsür yıllık tarihindeki belli başlı akımlar kendini bulur. Şiilik ve şii kurumları önemlidir mutlaka. Onların içindeki ayrımları da unutmamak gerek. Silme aynı düşünen tek bir kütle değildir bunlar.. Sol akımı da unutmak olmaz. Sol akımda 1979 devriminin önemli bir saçayağıdır. Ta ki, devrim sonrası devleti ele geçiren mollaların onları yok etmesine kadar.

Milliyetçiler ve batılılaşmacılar da bu resmin bir parçası. Bu resim aynı zamanda İran şiirinin, romanının ve en sonunda sinemasının son 100 yıl içindeki dönüşümünü unutmuyor. Dönemlere ayrılmış son yüzyıl tarihinde bahsi geçen güzel sanatlardaki değişimi de tartışmış Hamid Dabashi. Ayrıca resim yazarın kişisel hikayeleriyle de süslendirilmiş, renklendirilmiş. Bu kişisel hikayeler soyut kaçan tarihe et ve kemik olmuş, canlılık vermiş.

Böylelikle Hamid Dabashi oldukça renkli bir İran resmi çiziyor bize... Hedef belirlediği üzere İran tarihinin oldukça kozmopolit yönünü nazarımıza veriyor ve hayatın siyah-beyaz kategorilere indirgenemeyeceğine, daha renkli daha karmaşık olduğuna dair güzel bir anlatı sunuyor.

Aslında Hamid Dabashi bir tarihçi değil. Mesela, Türkçeye de çevrilen İran sineması üzerine bir kitabı var. Tarihçi olmadığı için İran tarihine dair orijinal yeni bir bilgi beklememek lazım kitabı okurken. Kitapta sunulan İran tarihi herhangi bir kitapta defalarca tekrar edilenle aynı. Fakat farklı farklı kitaplarda anlatılanları iyi bir sentezle oldukça anlaşılır bir dille biraraya getirdiğini teslim etmek gerekir. Bu tarihsel malzemeye kendi uzmanlığındaki konuları, şiir, roman ve sinemayı, eklemesi kitabı diğer İran kitaplarından ayırıyor. Fakat bu ekleme biraz iğreti kaçmış sanki... Bu döneme ait güzel sanatlardaki gelişmelere de bakalım tarzı bir girişle konuya girmiş. Yani herhangi bir okuyucu sadece bu bölümleri okusa ve İran tarihini az buçuk bilse bir gariplik hissetmez. Bu alandaki tartışmalarını kitabın bütününe yedirememiş yazar. Bu ise kitabın akıcılığını oldukça olumsuz etkilemiş.

Hamid Dabashi kitabında güzel sanatların son 100 yıldaki dönüşümüne yoğunlaşsaydı ve bu dönüşümü de daha makro tarihsel dönüşümlere bağlasaydı daha enfes bir çalışma olurdu. Böyle bir kitap İran'daki güzel sanatlardaki dönüşümü daha iyi anlatacaktı bize. İran sinemasının 1979'den sonra kazandığı büyük başarı bir tesadüf mü? Sinemanın ele aldığı konularla 1979 sonrası toplumsal, siyasi ve ekonomik yapılar arasında bir ilişki var mı? Bu dönemde neden sinema hem roman hem şiirden daha çok öne çıkıyor?

Bu sorular cevaplanmamış çünkü bu sorular sorulmamış. Tamam kitabın ana hedefi bambaşka.. Ama sebep sadece hedefin başka olması değil. Dabashi'de tarihsel olay ve dönüşümlerin sebeplerine inme konusunda ciddi bir çekingenlik görüyorsunuz. Bu çekingenlik ise kitabındaki analitik eksikliği açıklıyor. Bu çekingenliği akademik meşrebine ilişkin ipucu veriyor. Edward Said doğrultusunda tarihi açıklama değil de, anlamlandırma isteği ağır basıyor Dabashi'de... Azer Nefisi tartışmasında görüldüğü gibi bu istek onu kolayca komplo teorisyenine dönüştürebiliyor. Nefisi hakkındaki iddiası yanlış veya doğru demiyorum. Sadece herhangi bir kitabın konusu ile onun konjonktürü arasındaki ilişkiden niyet okuyamazsınız diyorum.

Kitabın Türkçesi oldukça akıcı. Cümle düşüklükleri, çeviri çalışmalara mahsus sıkıntılar kitapta göze batmıyor. Kitabın takibini kolay kılan diğer bir unsur, yazarın kendi alanına has akademik jargonlardan kaçınması olmuş... veya çevirmenimiz o jargonları uygun Türkçe karşılıklarıyla kapatmış.

İran'ı merak edenlerin İran tarihine giriş mahiyetinde okuyabilecekleri güzel bir çalışma Dabashi'nin 'İran: Ketlenmiş Halk'ı...

Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl Tarihi: 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, Everest Yayınları, 2006

Bu kitabın tahlili niteliğinde sadece 'diğer bir Hobsbawm klasiği' demek kafi olurdu herhalde... 19. yüzyılı ancak üç cilde sığdırabilen bu deha, 20. yüzyılı bir tek cilde sığdırarak kendini aşıyor. Tarihçilerin Hobsbawm'ı sevmediğini duymuştum. İlk başta garip gelmişti... Ama, hak vermesem de, düşündükçe anlıyorum. Gittikçe daha da az göreceğimiz bir tarihçi o. Belki de büyük dünya tarihi yazıcılarının sonuncusu. Çünkü her bir araştırma alanının gittikçe bölündüğü ve birbiri ile konuşmayı kestiği bir çağda yaşıyoruz. Siyasetten, iktisada, sosyal hayattan, kültürel hayata, sanattan bilime bir çok alandaki değişimleri kitabına konuk eden birisi görmeye alıştığımız ve görmek istediğimiz şablona pek uymuyor doğrusu...

Hobsbawm tarihi dönemlere ayırarak ele alır. Bu anlamda diğer tarihçilerden pek bir farkı yoktur. O döneme damgasını vuran belirli bir özellik etrafında hikayesini kurgular. Değişik alanlarda gerçekleşen olaylar o belirli özelliğin etrafında gözünüzün önüne serilir. Mesela, 19. yüzyılı ele aldığı 3 ciltte söz konusu yüzyılı üç döneme ayırır. İlk cilt sanayi inkilabı ve fransız ihtilalına konu olduğu için kitabı İhtilaller Çağı olarak isimlendirilir. 20. yüzyılı konu alan bu kitabın ismi Aşırılıklar Çağı... Hobsbawm'a göre geçen asrın en önemli özelliği her alanda aşırılıklara şahit olmamız.

20. yüzyıl 1914'te Birinci Dünya Savaşı ile başlıyor. Aşırılıkların ilk örneği. Milyonlarca insanın savaş alanlarında kıyımdan geçtiği, milyonlarca insanın topraklarından sürüldüğü, devletlerin ekonomilerini tamamen savaşa yönlendirdiği bir savaştı bu... İngiltere'den Osmanlı'ya katılan her ülkenin çok acı bir fiyat ödediği bir savaştı bu... Çılgınlık bu savaşla da bitmedi. İkinci Dünya Savaşı'ında taraflar bir kez daha karşı karşıya geldi. Aşırılıklar bu savaşta da hakim oldu. Amerika Birleşik Devleti sırf bu savaş için 519 milyon çift çorap ve 219 milyon pantolon sipariş veriyor. Birinci dünya savaşının en önemli neticesi komünism hayaletinin kapitalist dünyanın merkezinin rüyalarına girmesi oluyor. Takip eden dünya ekonomik buhranı devleti ekonominin içine çekiyor. İkinci dünya savaşının bitişine kadar ki dönem her açıdan insanoğlu için bir yıkımdı... Bu yıkımın büyüklüğüne kitabın ilk bölümünde şahit oluyoruz. Bu bölüme verilen isim de bunu yansıtan bir isim: 'Felaketler Çağı.'

İkinci dünya savaşı bittiğinde geleceğe dair ümitsiz olmayan tek bir isim yok sanki... Fakat tarih bizim için farklı bir dönem hazırlıyordu. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nin yeni süper güçler olarak ortaya çıkması soğuk savaşı getiriyor. Görünüşte her an nükleer savaşın eşiğinde olan bir dünya böylece başlıyor. Fakat göründüğü gibi bir dönem değil bir dönem... Avrupa yüzyıllarca süren savaşlar dönemini ikinci dünya savaşının bitişi ile kapatmış oluyor. Dünyanın kıyısında köşesinde kalan bölgeler hariç büyük çaplı çatışmalar olmuyor bu dönemde... Tam tersi özellikle ekonomik anlamda dünya yeni bir iktisadi büyüme rampasına biniyor. Bunun en önemli sebebi daha önce savaş ekonomisi yöneten devletin aynı şeyi daha barışçıl yollara yönlendirmesi... 1973'e kadar sürecek olan bu dönemin ismi de bu parlak döneme yakışır bir isim oluyor: 'Altın Çağ.' Bu döneme bir de sosyal bir devrim damgasını vuruyor. 8,000 yıllık bir iktisadi hayat biçiminin, köylülüğün, sonu hemen hemen geliyor. İşçi sınıfının birlik ve beraberliğini kaybetmesi... Feminist hareketin ortaya çıkışı... Bu aynı sosyal devrimin parçaları... Kültürel devrimde bu altın çağın bir parçası... Aile kurumunun evlilikte yaşanan değişimlerle zayıflıyor olması.. Kapitalist ekonominin tüketimi tabana yayması neticesinde ortaya çıkan yepyeni bir gençlik... Üçüncü dünyanın ortaya çıkışı da bu dönemin ürünü... Batı'dan bağımsızlığını kazanan bu yepyeni dünyanın bu döneme çok büyük hayallerle başlıyor. Yüzyılın son bolümü bu hayallerin büyük oranda yıkılışının hikayesi... Gecikmiş üçüncü dünya devrimleri bu hayal kırıklığının neticesi... 1973 petrol krizi ile başlayan bu dönemde Batı'nın Altın çağı da bitiyor. Altın çağ'ın dönüştürdüğü toplumda İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan birliği de devam ettirmek imkansız hale geliyor. Bu toplumsal birlik Batı'da solu hükümete getirmişti. Thatcher ve Reagan'ın gelişi Altın çağ'ın da noktasını koyuyor. Sovyetler Birliği'nin yıkılışı ve komünism'in bir alternatif olarak ortadan kalkması ile 20. yüzyıl da sona eriyor.

Hobsbawm'ın Aşırılıklar Çağı'nı bu kısa tahlilde hakkını vererek yorumlayabilmem imkansız. Kitabın kendisi zaten koskoca bir 80 yıla yaklaşan tarihini özeti niteliğinde... Bu kitapta tarih gözünüzün önünde koca bir nehir gibi akıyor. Bazen sakin, bazen derin, bazen hırçın... Bazen geleceğimiz hakkında ümitsizliğe kapılıyorsunuz... Bazen parlayan gözlerle bakıyorsunuz geleceğe... Ve tarihin insanoğlu için daha ne acıları ve daha ne sevinçleri hazırladığını merak etmeden edemiyorsunuz.