Niyazi Berkes... Belki de, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ve en etkili sosyal bilimcisi… Osmanlı/Türk modernleşmesi üzerine en temel eser onun mesela… ‘Türkiye’nin Çağdaşlaşması’ isimli eserine müracaat etmeden Türkiye’nin yakın tarihine ilişkin bir çalışma yapmak mümkün değil. Bu kitabında kurduğu çerçeve kendisinden sonra onlarca çalışmanın da arka planını oluşturdu. Modernleşme okulunun komada olduğu bu günlerde bile, Berkes’in çalışması halen daha ayakta, dimdik… Türkiye’de bugün din-siyaset ilişkilerine yazılan hemen hemen her kitap Berkes’in kurgusunu tekrarlamanın ötesine geçmez. Şerif Mardin Hoca veya Şükrü Hanioğlu Hoca gibi önemli isimlerin çalışmaları bile Berkes’in çerçevesini değiştirmez, daha fazla detayını sunar o kadar. Kemal Karpat veya İsmail Kara haricinde, bu çerçeve dışına çıkıp, 19 ve 20. Yüzyıl Osmanlı/Türk tarihine yaklaşan olmamış diyebilirim.
Peki, kimdi Niyazi Berkes? Bu soruya cevap bulabilmek için, bir dönem öğrenciliğini yapan Ruşen Sezer’in yayına hazırladığı kendi kaleminden çıkma Unutulan Yıllar’ı okudum. Hemen belirteyim. Soruma cevabı bulamadım. Diğer bir deyişle, Berkes nasıl Berkes oldu? sorusunun cevabını halen daha bilmiyorum. Zira Unutulan Yıllar bir hayat hikayesini değil, 1940’ların Türk Dış Politikasındaki dalgalanmaları anlatıyor. İfademi şöyle düzelteyim. Unutulan Yıllar klasik anlamda bir hayat hikayesi değil. Bu büyük sosyoloğumuza yakışır bir çapta bir dış politika analizi… Öyle bir dış politika analizi ki, Berkes, hayatının en önemli ve en kritik olayını, yani 1948 yılında komünistlikle suçlanarak Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden tasfiye edilmesini, bu dış politika analizinin içine yerleştirivermiş. Bu o kadar kritik bir dönüm noktasıdır ki, Berkes hoca bir daha Türkiye’de hiçbir üniversitede çalışma fırsatı bulamaz. 1952 yılında Kanada’nın ve dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde McGill Üniversite’sine yerleşir. Oradan emekli olduktan sonra da İngiltere’ye yerleşir ve orada 1988 yılında hayata gözlerini yumar.
Kısaca özetlemek gerekirse:
Berkes’e göre herşey İsmet İnönü’nün Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olması ile başlıyor. Bu aslında Atatürk döneminin de bitişi demek. Zira İnönü döneminde, günümüzün meşhur tabiriyle, Türkiye’nin dış politikasında bir eksen kayması yaşanıyor. İnönü ile, Atatürk’ün bağımsız dış politika izleme siyasası bırakılıyor ve halen daha yakamızı kurtaramadığımız bir süper güce yamanma/dayanma siyasasına geçiliyor. Bu geçiş basit olmuyor tabi. Türkiye’nin yüzündeki kara lekeleri silmesi ve McCarthy’den çok önce McCarthycilik yapması gerekiyor..
Berkes, İkinci Dünya Savaşının Türkiye’de uzun yıllar gizlenen bir Irkçı-Turancı hayali de canlandırdığını iddia ediyor. Aslında bunu biliyorduk. Ama Berkes daha önemli bir iddia da bulunuyor. Bu hayalin canlanmasında bizatihi İnönü’nün ve savaş yıllarında ülkeyi yöneten hükümetin payı var. Berkes özellikle Şükrü Saraçoğlu’nu suçluyor. Almanya’nın savaşı kaybedeceğinin kesinleşmesi üzerine, İnönü ve Saraçoğlu içinde tehlike çanları çalmaya başlıyor. Sonrası bu çanları susturma çabası. 1944’te Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla bir kısım kişilerin mahkeme önüne çıkarılması ve daha sonra salıverilmeleri de göz boyamadan başka bir şey değil. Böylece İnönü ve Saraçoğlu ikilisi Nazi Almanyası ile işbirliği suçlamasından sıyrılıyorlar.
Suçluluk duygusu yetmemiş olacak ki, savaş sonrası dönemde İnönü ilk önce İngiltere sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne yamanmaya çabalıyor. Bunun içinde bir dış tehlike, Sovyetler Birliği, bir de iç tehlike, Komünizm, yaratılıyor. Böylece Batı’nın dikkati Türkiye’ye çevrilecek ve yardım muslukları açılacaktı. İşte DTCF olayları olarak bilinen tasfiye, Yunanistan’ın iç savaşına nazire yapar gibi, Türkiye’nin benim de komünizm tehlikem var demesi oluyor Berkes için.
Sovyet tehdidinin varlığı aslında Türkiye’nin dış politika analizlerinde sıklıkla rastlanan bir iddia. Bu iddiaya göre, Sovyetler Birliği savaş sonunda Türkiye’den Boğazlar rejiminin değiştirilmesini ve Doğu’da sınırların tekrar çizilmesini istemişti. Böylece Türkiye’de Batı Avrupa gibi, Sovyet tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Dolayısıyla takip eden soğuk savaş döneminde Türkiye Batı’nın yanında yer almıştı. Berkes’in kitabında Sovyet tehlikesinin abartıldığı iddia ediyor. Sovyetler Birliği’nin söz konusu taleplerinin ilk Hitler tarafından, Türkiye’yi yedekte bekletmek için, ortaya atıldığını öne sürüyor Berkes. Neticede, dışta Sovyet tehlikesini, içte komünizm tehlikesini abartarak, Türkiye kasten ABD’yi yanıltıyor ve koruması altına giriyor.
Berkes’in Unutulan Yıllar’ı Türk dış politikasındaki belki de en önemli eksen kaymasına oldukça farklı bir açı ile yaklaşıyor. Ben bu yaklaşımı varolan yaklaşımdan daha ikna edici bulduğumu belirteyim. Ayrıca Berkes’in çok daha ilginç iddiaları da var. Mesela, Türkiye’nin İsrail’i tanımasını Türkiye’nin klasik Batı’ya dönüklüğü ile değil, 1942 Varlık vergisi ayıbının üzerinin örtülme çabası olarak açıklıyor Berkes. Ters okumayla söylersek, Atatürk Türkiye’nin dış politikasını üstünkörü, ezberci bir şekilde Batı’ya endekslemedi.
Öte yandan Berkes’in bu kitaptaki yaklaşımının daha da geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira, Berkes bu çalışmada akademik bir çalışmanın uyması gereken kurallarına uymamış. Hayat hikayesini yazıyor olmanın rahatlığı ile bir dış politika analizi yapmış. Akademik kriterlere daha dikkatli riayet eden bir çalışmanın, çok ses getireceğine ve kafamızdaki kalıplaşmış inançları sarsacağına inanıyorum.
6 Haziran 2011 Pazartesi
22 Şubat 2011 Salı
Asa Lundgren, Istenmeyen Komşu: Türkiye’nin Kürt Politikası, Kitap Yayınevi, 2008
İktisatçılarla alakalı yaptığım bir espiriyi hatırlıyorum. ABD’de soyut-matematiksel iktisat’la dalga geçmek için yaptığım bir espiriydi bu. İktisat bölümünün koridorlarındaki sessizliği bir çığlık böler. Birisi buldum, buldum diye bağırarak fırlar odaların birinden. Diğer odalar da peşi sıra açılır ve herkes buldum buldum diye ortada çığlık çığlığa koşan kişinin etrafında doluşur. Ne buldun? Adam anlatır. Hatırlarsanız bir teoremim vardı ama bir türlü matematiksel ispatını yapamamıştım. Eeee.... İşte o ispatı yaptım sonunda... Adam heyecanla ispatını anlatır ve herkes ispat karşısında hayranlıkla tebrik ederler adamı. O sırada oradan geçmekte olan birisi saf saf sorar adama: peki teoremin neyi açıklıyor? Herkes donar kalır. Evet, teorem neyi açıklıyor? Soru karşısında şaşıran adam bir müddet düşündükten sonra şöyle der: orasını daha düşünmedim.
Nedense Asa Lundgren’i o iktisatçıya benzettim. Önemli bir farkla ki, Lundgren gerçek hayatı çok iyi biliyor. Sorunu, gerçek hayatın teorisini yapmak: somuttan soyuta geçebilmek. Aslında bu sadece onun değil, genel olarak uluslararası ilişkiler çalışan hemen hemen her siyaset bilimcinin sorunu. Düşünmeden söyleyeyim aklıma geleni: Siyaset Biliminin bir alt dalı olan Uluslararası İlişkiler de aslında İktisat’tan çok farklı değil galiba.
Kitaba dönersek: Türkiye’nin çok şeyi çelişkilerle dolu olduğu gibi, Kuzey Irak politikası da çelişkili... Bir devlet kendi devlet yapısı konusunda kaygılı olabilir. Ama bir o kadar başkasının ki ile alakalı neden kaygılı olur ve bu kaygısını o devlete karşı dış politikasının temel duruşu haline getirir? Kuzey Irak söz konusu olan. Türkiye’nin üniter devlet yapısı ile alakalı kaygılarını sağır sultan duymuştur. Peki ama Irak’tan bize ne? Adamlar ister federal devlet der, ister üniter. Asa Lundgren kitabında çözümlemeye çalıştığı bu çelişki. Kitabın 2 bölümü bu çelişkinin ortaya konması ve Türk devletinin bu çelişki ile nasıl başetmeye çalıştığı ile alakalı. Bölümlerden 6. bölümde Amerika’nın Irak’ı işgalinden önceki dönem ele alınırken, diğeri 7. bölümde işgal sonrası dönem ele alınıyor. Ama esas konu değişmiyor. Türkiye’nin Irak’a yönelik dış politikasının bu değişmeyen duruşu...
Bu duruşu çelişkili iki önemli sebep var. Çok ilğinç olmayan birinci sebep, Türkiye’nin kendi iç işlerine karışılmasında gösterdiği hassassiyetle, dış politikada bir başka ülkenin iç işlerine bu kadar rahat karışabilmesinde yatıyor... Konu sadece Kuzey Irak’a yapılan askeri müdaheleler veya asker bulundurmak değil... Türkiye bu konuda Kuzey Irak’taki otorite boşluğunu hafifletici sebep olarak öne sürüyor. Bizzatihi devletin yapısının ne olması gerektiği konusunda gösterilen dirençe ne demeli. İkinci sebep daha da ilginç. Aslında Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasından, bilfiil otonom bir Kürt bölgesinin çıkmasına kadar peşi sıra gelen olaylar zincirine Türkiye’nin katkısı çok büyük. Negatif bir katkı değil bu. Doğrudan böyle bir zincirlemenin gerçekleşmesi Türkiye’nin katkıları olmasaydı olmazdı denebilecek boyutlarda.. Çelişki, birşeyi istememek, ama onun olmasına herkesten daha fazla katkı da bulunmak.
Hemen belirteyim. Lundgren’in amacı bu çelişkiyi çözmek değil. O sadece bu çelişkiyi bütün netliği ile gözlerimize seriyor. Lundgren’in asıl amacı farklı. Lundgren Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını başka bir yöne bağlamanın derdinde... Yani gerçeğe teorik bir kılıf geçirmek istiyor. Bunu da Türkiye’nin Kuzey Irak’a karşı duruşunu Cumhuriyet elitlerinin Osmanlı bakiyesi etnik yapıdan tek bir ulus inşası (nation-building) kaygısı / projesi ile ilişkilendiriliyor. Yani olan biten, Türkiye’de Türklüğün içini doldurma çabası. Ne bitmez bir süreçmiş... 70-80 yıldır bitmeyen, bir türlü yakamızdan düşmeyen bir süreç.
Nedense Güney Koreli bir arkadaşımı hatırlattı bu bana. Amerikan üniversitelerinde artık din haline gelmiş Uluslararası İlişkiler akımlarından ve onların yobaz takipçileri elinde çok ağır bir fiyat ödemiş bir arkadaşımı. Doktora yaptığı üniversitenin Uluslararası İlişkiler ana dalı neo-realizm’e fanatiklik derecesinde karşı bir hoca takımının elinde... O ise şöyle derdi: ‘Ben Güney Koreliyim. Batı’mda 1.3 milyarlık Çin, Kuzey’imde nükleer isteyen Kuzey Kore, Doğu’mda 200 milyonluk Japonya... Ben nasıl neo-realist olmayayım.‘
Arif olan anlar.
Her ne kadar teorik bağlantı hoşuma gitmese de, bu çerçeve kullanılarak yapılan Türkiye’nin Kuzey Irak’a karşı politikasının söylem analizini oldukça beğendiğimi belirtmeliyim. Kitabın 5. bölümü bu söylem analizine ayrılmış. 4. Bölümde Türkiye’de Kürt kimliği sorunu, 2. bölümde devletlerin dış politika duruşlarının iç politika hesaplarını (birlik-beraberlik ve ulus inşası) ele alıyor. 3. Bölüm ise aynı konuyu Türkiye örneğinde tartışıyor.
Sorun, sebep ve sonucun karıştırılması. Bu tür Sherlock Holmes’ci analizleri çok doğru bulmuyorum açıkcası. Sonuca bakıp, o sonuca zaten birilerinin kafasındaki amaç muamelesi yapmak bence metodolojik olarak problemli ve çok basite kaçmak. Böyle yapılırsa ortaya çıkan çalışma, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik dış politikasını İran, Suriye, İsrael ve Irak’ı hesaba katmadan analiz etmiş olur. Bu ise ne kadar kabul edilebilir, siz takdir edin.
Nedense Asa Lundgren’i o iktisatçıya benzettim. Önemli bir farkla ki, Lundgren gerçek hayatı çok iyi biliyor. Sorunu, gerçek hayatın teorisini yapmak: somuttan soyuta geçebilmek. Aslında bu sadece onun değil, genel olarak uluslararası ilişkiler çalışan hemen hemen her siyaset bilimcinin sorunu. Düşünmeden söyleyeyim aklıma geleni: Siyaset Biliminin bir alt dalı olan Uluslararası İlişkiler de aslında İktisat’tan çok farklı değil galiba.
Kitaba dönersek: Türkiye’nin çok şeyi çelişkilerle dolu olduğu gibi, Kuzey Irak politikası da çelişkili... Bir devlet kendi devlet yapısı konusunda kaygılı olabilir. Ama bir o kadar başkasının ki ile alakalı neden kaygılı olur ve bu kaygısını o devlete karşı dış politikasının temel duruşu haline getirir? Kuzey Irak söz konusu olan. Türkiye’nin üniter devlet yapısı ile alakalı kaygılarını sağır sultan duymuştur. Peki ama Irak’tan bize ne? Adamlar ister federal devlet der, ister üniter. Asa Lundgren kitabında çözümlemeye çalıştığı bu çelişki. Kitabın 2 bölümü bu çelişkinin ortaya konması ve Türk devletinin bu çelişki ile nasıl başetmeye çalıştığı ile alakalı. Bölümlerden 6. bölümde Amerika’nın Irak’ı işgalinden önceki dönem ele alınırken, diğeri 7. bölümde işgal sonrası dönem ele alınıyor. Ama esas konu değişmiyor. Türkiye’nin Irak’a yönelik dış politikasının bu değişmeyen duruşu...
Bu duruşu çelişkili iki önemli sebep var. Çok ilğinç olmayan birinci sebep, Türkiye’nin kendi iç işlerine karışılmasında gösterdiği hassassiyetle, dış politikada bir başka ülkenin iç işlerine bu kadar rahat karışabilmesinde yatıyor... Konu sadece Kuzey Irak’a yapılan askeri müdaheleler veya asker bulundurmak değil... Türkiye bu konuda Kuzey Irak’taki otorite boşluğunu hafifletici sebep olarak öne sürüyor. Bizzatihi devletin yapısının ne olması gerektiği konusunda gösterilen dirençe ne demeli. İkinci sebep daha da ilginç. Aslında Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasından, bilfiil otonom bir Kürt bölgesinin çıkmasına kadar peşi sıra gelen olaylar zincirine Türkiye’nin katkısı çok büyük. Negatif bir katkı değil bu. Doğrudan böyle bir zincirlemenin gerçekleşmesi Türkiye’nin katkıları olmasaydı olmazdı denebilecek boyutlarda.. Çelişki, birşeyi istememek, ama onun olmasına herkesten daha fazla katkı da bulunmak.
Hemen belirteyim. Lundgren’in amacı bu çelişkiyi çözmek değil. O sadece bu çelişkiyi bütün netliği ile gözlerimize seriyor. Lundgren’in asıl amacı farklı. Lundgren Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını başka bir yöne bağlamanın derdinde... Yani gerçeğe teorik bir kılıf geçirmek istiyor. Bunu da Türkiye’nin Kuzey Irak’a karşı duruşunu Cumhuriyet elitlerinin Osmanlı bakiyesi etnik yapıdan tek bir ulus inşası (nation-building) kaygısı / projesi ile ilişkilendiriliyor. Yani olan biten, Türkiye’de Türklüğün içini doldurma çabası. Ne bitmez bir süreçmiş... 70-80 yıldır bitmeyen, bir türlü yakamızdan düşmeyen bir süreç.
Nedense Güney Koreli bir arkadaşımı hatırlattı bu bana. Amerikan üniversitelerinde artık din haline gelmiş Uluslararası İlişkiler akımlarından ve onların yobaz takipçileri elinde çok ağır bir fiyat ödemiş bir arkadaşımı. Doktora yaptığı üniversitenin Uluslararası İlişkiler ana dalı neo-realizm’e fanatiklik derecesinde karşı bir hoca takımının elinde... O ise şöyle derdi: ‘Ben Güney Koreliyim. Batı’mda 1.3 milyarlık Çin, Kuzey’imde nükleer isteyen Kuzey Kore, Doğu’mda 200 milyonluk Japonya... Ben nasıl neo-realist olmayayım.‘
Arif olan anlar.
Her ne kadar teorik bağlantı hoşuma gitmese de, bu çerçeve kullanılarak yapılan Türkiye’nin Kuzey Irak’a karşı politikasının söylem analizini oldukça beğendiğimi belirtmeliyim. Kitabın 5. bölümü bu söylem analizine ayrılmış. 4. Bölümde Türkiye’de Kürt kimliği sorunu, 2. bölümde devletlerin dış politika duruşlarının iç politika hesaplarını (birlik-beraberlik ve ulus inşası) ele alıyor. 3. Bölüm ise aynı konuyu Türkiye örneğinde tartışıyor.
Sorun, sebep ve sonucun karıştırılması. Bu tür Sherlock Holmes’ci analizleri çok doğru bulmuyorum açıkcası. Sonuca bakıp, o sonuca zaten birilerinin kafasındaki amaç muamelesi yapmak bence metodolojik olarak problemli ve çok basite kaçmak. Böyle yapılırsa ortaya çıkan çalışma, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik dış politikasını İran, Suriye, İsrael ve Irak’ı hesaba katmadan analiz etmiş olur. Bu ise ne kadar kabul edilebilir, siz takdir edin.
17 Şubat 2011 Perşembe
Farhad Khosrokhavar ve Olivier Roy, İran: Bir Devrimin Tükenişi, Çev. İsmail Yerguz, İstanbul: Metis Yayınları, 1999
İran devrimi (daha sonra İslami sıfatı eklenecek) akademik dünyayı bir çok açıdan hazırlıksız yakaladı. Devrim yüzyılların en önemli şarkiyatçı varsayımını sorguladı: Doğu toplumlarının despot bir devlet karşısında sindirilmişliği, pısırıklığı, uyuşukluğu... Sekülerleşme yazınına en ölümcül darbe de bu devrimden geldi. Modernleşme karşısında tarihin sayfalarına karışması gereken bir toplumsal tabakanın siyasi olarak etkin olduğu ortaya çıktı.
Bu her açıdan olmaması gereken devrim üzerine yığınla çalışma yapıldı. Bu çalışmaların çoğu ve daha akademik olanları devrimin nasıl meydana geldiği sorusu ile ilgilendi. Geri kalanı ve azınlıkta olanları ise İran'da devrim sonrası hayat üzerine yoğunlaştı. Bu ikinci gruba giren çalışmalar daha çok İran'ın dini rejimini hedef alıyordu. Yüzlerce anekdotun bize aktardığı baskı altında karamsar bir İranlı tablosu idi. Hamid Dabashi gibi çizilen bu karamsar resme karşı çıkanlar da oldu. Ama genel resim İran'ın yaşanmayacak bir yer olduğu idi.
Dini öğretileri devlet gücüyle topluma uygulatmaya çalışan bir devletten ne beklenirdi ki? Buradaki hakim varsayım din adamlarının katışıksız idealist oldukları varsayımı... Aynı varsayım nispeten dindar siyasetçilerimizi de analiz ederken belirmiyor mu? AKP'nin sıradan bir parti, R.T. Erdoğan'ın sıradan, pragmatist bir siyasetçi olma ihtimali nedense bize uzak geliyor. Hem partiyi hem Erdoğan'ı çok uzun vadede de olsa bir siyasi planın taşıyıcısı veya uygulayıcısı olarak görmek başka ne ile açıklanabilir?
Olivier Roy'un Farhad Khosrokhavar'la kaleme aldığı İran: Bir Devrimin Tükenişi işte kafalardaki bu hakim varsayımı temelinden sorguluyor ve yıkıyor. Aslında Roy'un Siyasal İslam'ın İflası kitabı da benzer bir amacı güdüyordu. Belli bir toplum idealini gerçekleştirmek için yapılan devrim siyasetin sıradan koridorlarına girince idealizmini kaybediyor, gerçeklerle yüzleşerek sıradan hale geliyordu. Roy, Khosrokhavar'la birlikte aynı neticenin daha geniş bir hayat alanında da gerçekleştiğini gösteriyor bu kitabında... Bir anlamda din sekülerleşiyor.
Kitap Giriş, Sonuç ve sekiz bölümden oluşuyor. Birinci bölüm devrim sonrası geçen 20 yılı anlatıyor. Daha çok siyasi tarihin anlatıldığı bu bölüm Hatemi'nin başkanlığa gelmesinin İran siyaset sahnesi arka planında önemini vurguluyor. Kısaca Hatemi'nin başkanlığı İran'da muhafazakarlar ve reformcular olarak iki grubun varlığını ve bu ikisinin arasındaki çatışmanın derinleşmesinin göstergesi... Bu aslında bilinen birşey... Roy ve Khosrokhavar takip eden bölümlerde siyasi alanda süregiden mücadelenin entellektüel, ideolojik, hatta teolojik temellerine iniyorlar. İran siyasetinin anlaşılmasında işte bu noktada katkıları başlıyor.
İkinci bölüm benim için kitabın en ilginç bölümü... Devrimin nispeten bütün bir yapı arzeden Şii İslamı'nı nasıl alt üst ettiğini bu bölümde görüyoruz. İlk önce devrim öncesinde Şii İslamın siyaset anlayışının değişimi izleniyor. Daha sonra İran'daki dini rejimin kendisini yasallaştırması ele alınıyor. Bu yasallaştırma da din önemli bir rol oynuyor kuşkusuz. Fakat Roy ve Khosrokhavar ısrarla Humeyni'nin bile siyasi mantık ve dini mantık arasında daima siyasi mantığı öncelediğini vurguluyor. Din adamlarının devletin ve ticari ilişkilerin içine çekilmesi de İran'da dinin sekülerleşmesinin taşıyıcıları olarak karşımıza çıkıyor bu bölümde. Yine İran'ın dış siyasetinin İran'ın milli çıkarlarına indirgenmesi benzer bir etkiye sahip. Yani etnisite-üstü bir dini anlayış gittikçe millileşiyor.
Üçüncü bölümde İran'ın siyasi düzlemine akseden yarılmanın entellektüel düzlemdeki izdüşümü ele alınıyor. Kısaca, Şiilikte İslami devlet kavramı ekseni etrafında dönen entellektüel tartışmalar bu bölümde özetlenmiş. Bunun için Abdülkerim Soruş, Muhsin Kadıvar, Müçtehid-Şabestari ve bu tartışmanın parçası daha nice İranlı muhafazakar entellektüellerin görüşleri bu bölümde tartışılıyor.
Dördüncü bölümde İran toplumunun devrim sonrası geçirdiği dönüşümleri ele alıyor. Nufüs, kentleşme, ekonomi bu bölümün başlıca ana konularını oluşturuyor. Ayrıca İran'da hakim olan haliyle islami ekonomi uygulaması da bu bölümde ele alınıyor.
Nispeten uzun beşinci bölüm gençlik üzerine... Bir önceki bölümlerde olduğu gibi burada da gösterilmeye çalışılan İran'ın sekülerleştiği... Yani devrim rejimin algıladığı gibi İslam'ı anlayan homojen bir entellektüel kesim meydana getiremedi. Hayal ettiği gibi bir toplumsal dönüşümü yönlendiremedi. Aynı başarısızlık belki de en gözle görülür bir biçimde hayal edilen gençliği eğitememek şekillendirememekte ortaya çıktı. Bireyselliğini ortaya koyan, dini rejimin anladığı gibi anlamayan, yaşamayan, devrimden soğumuş, hatta, apolitize olarak karşıtlığını ortaya koyan bir gençlik ortaya çıkmış İran'da... En basit eğlencelerden mahrum, bildik İranlı gençlik tablosu bu... Benim için daha da ilginç olanı benzer eğilimlerin Hizbullah ve Besic gibi dini kurumları dolduran gençlerde de hakim olması... Her ne kadar bu tartışmada ki iddialar yeterince örneklerle gösterilmemiş olsa da, akla hiç uzak gelmeyen bir ihtimal bu... Nilüfer Göle benzer bir tabloyu İslami bir romanın tahlili üzerinden çizer. Buna göre çok idealist bir İslamcı genç bir kıza aşık olur ve değişir. Bu değişim aslında tam olarak sekülerleşmedir. Dünyayı ve onun verebileceklerini farketme...
Altıncı bölümde çok önemli bir konuya ayrılmış: İran'da ortaya çıkan feminizim... kadın sorunlarının belli başlıcalarının tartışıldığı bu bölümde de yine nispeten muhafazakar kesimlerde beliren feminist eğilimleri ele alıyor. Bu çok ilginç bir karşılaştırma konusu olabilir. Zira benzer bir eğilimin Türkiye'deki islami çevrelerde ortaya çıktığını biliyoruz. Bu bağlamda İran'daki en önemli yenilik bence, fıkhın tekrar gözden geçirilmesi. Benzer bir talep Amerika'daki Müslüman kadınlar arasında da yaygın. Bildiğim kadarıyla Türkiye'de işi fıkhı sorgulamaya kadar götüren İslamcı feminist yok.
Yedinci ve sekizinci bölümler oldukça kısa... İlkinde, bir sinema filmi ve bir roman örneğinde İran'da devrimin öldüğü iddiası gösteriliyor. Diğerinde yurtdışında yaşayan İranlılar ve İran'a göçen Afganlıların İran'daki konumları ele alınıyor.
Khosrokhavar ve Roy'un kitaplarını kaleme alırken kafalarında belli bir model olduğu kuşkusuz... Bu model İslami devlet ve toplum modeli... Kafalarındaki bu modele göre İran'ın devrim sonrası dönüşümünü tartışıyorlar. Bu modele göre İran'ın sekülerleştiğini gösteriyor. Peki o model İran'da hiç varolmuş mu? Belki birileri o modeli kurmak istedi cidden... Ama peki kurabildiler mi?
Yazarların tam olarak o İslami devlet ve toplumdan ne anladıklarını bilmiyorum. Zira kitabın herhangi bir yerinde bu tartışılmıyor. Sekülerleşme ile anladıkları dinden uzaklaşma, bireyselleşme, vs. Daha net bir tanımla gelselerdi, kitabın katkısı daha da büyük olurdu. Böylelikle laiklik nedir, sekülerleşme nedir tartışmalarının tam ortasında bulunduğumuz bir zamanda, kafamızdaki kavram karmaşasına bir son verebilirlerdi.
İran: Bir Devrimin Tükenişi devrim sonrası İran'ı merak edenler ve Türkiye üzerine düşünmek isteyenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.
Bu her açıdan olmaması gereken devrim üzerine yığınla çalışma yapıldı. Bu çalışmaların çoğu ve daha akademik olanları devrimin nasıl meydana geldiği sorusu ile ilgilendi. Geri kalanı ve azınlıkta olanları ise İran'da devrim sonrası hayat üzerine yoğunlaştı. Bu ikinci gruba giren çalışmalar daha çok İran'ın dini rejimini hedef alıyordu. Yüzlerce anekdotun bize aktardığı baskı altında karamsar bir İranlı tablosu idi. Hamid Dabashi gibi çizilen bu karamsar resme karşı çıkanlar da oldu. Ama genel resim İran'ın yaşanmayacak bir yer olduğu idi.
Dini öğretileri devlet gücüyle topluma uygulatmaya çalışan bir devletten ne beklenirdi ki? Buradaki hakim varsayım din adamlarının katışıksız idealist oldukları varsayımı... Aynı varsayım nispeten dindar siyasetçilerimizi de analiz ederken belirmiyor mu? AKP'nin sıradan bir parti, R.T. Erdoğan'ın sıradan, pragmatist bir siyasetçi olma ihtimali nedense bize uzak geliyor. Hem partiyi hem Erdoğan'ı çok uzun vadede de olsa bir siyasi planın taşıyıcısı veya uygulayıcısı olarak görmek başka ne ile açıklanabilir?
Olivier Roy'un Farhad Khosrokhavar'la kaleme aldığı İran: Bir Devrimin Tükenişi işte kafalardaki bu hakim varsayımı temelinden sorguluyor ve yıkıyor. Aslında Roy'un Siyasal İslam'ın İflası kitabı da benzer bir amacı güdüyordu. Belli bir toplum idealini gerçekleştirmek için yapılan devrim siyasetin sıradan koridorlarına girince idealizmini kaybediyor, gerçeklerle yüzleşerek sıradan hale geliyordu. Roy, Khosrokhavar'la birlikte aynı neticenin daha geniş bir hayat alanında da gerçekleştiğini gösteriyor bu kitabında... Bir anlamda din sekülerleşiyor.
Kitap Giriş, Sonuç ve sekiz bölümden oluşuyor. Birinci bölüm devrim sonrası geçen 20 yılı anlatıyor. Daha çok siyasi tarihin anlatıldığı bu bölüm Hatemi'nin başkanlığa gelmesinin İran siyaset sahnesi arka planında önemini vurguluyor. Kısaca Hatemi'nin başkanlığı İran'da muhafazakarlar ve reformcular olarak iki grubun varlığını ve bu ikisinin arasındaki çatışmanın derinleşmesinin göstergesi... Bu aslında bilinen birşey... Roy ve Khosrokhavar takip eden bölümlerde siyasi alanda süregiden mücadelenin entellektüel, ideolojik, hatta teolojik temellerine iniyorlar. İran siyasetinin anlaşılmasında işte bu noktada katkıları başlıyor.
İkinci bölüm benim için kitabın en ilginç bölümü... Devrimin nispeten bütün bir yapı arzeden Şii İslamı'nı nasıl alt üst ettiğini bu bölümde görüyoruz. İlk önce devrim öncesinde Şii İslamın siyaset anlayışının değişimi izleniyor. Daha sonra İran'daki dini rejimin kendisini yasallaştırması ele alınıyor. Bu yasallaştırma da din önemli bir rol oynuyor kuşkusuz. Fakat Roy ve Khosrokhavar ısrarla Humeyni'nin bile siyasi mantık ve dini mantık arasında daima siyasi mantığı öncelediğini vurguluyor. Din adamlarının devletin ve ticari ilişkilerin içine çekilmesi de İran'da dinin sekülerleşmesinin taşıyıcıları olarak karşımıza çıkıyor bu bölümde. Yine İran'ın dış siyasetinin İran'ın milli çıkarlarına indirgenmesi benzer bir etkiye sahip. Yani etnisite-üstü bir dini anlayış gittikçe millileşiyor.
Üçüncü bölümde İran'ın siyasi düzlemine akseden yarılmanın entellektüel düzlemdeki izdüşümü ele alınıyor. Kısaca, Şiilikte İslami devlet kavramı ekseni etrafında dönen entellektüel tartışmalar bu bölümde özetlenmiş. Bunun için Abdülkerim Soruş, Muhsin Kadıvar, Müçtehid-Şabestari ve bu tartışmanın parçası daha nice İranlı muhafazakar entellektüellerin görüşleri bu bölümde tartışılıyor.
Dördüncü bölümde İran toplumunun devrim sonrası geçirdiği dönüşümleri ele alıyor. Nufüs, kentleşme, ekonomi bu bölümün başlıca ana konularını oluşturuyor. Ayrıca İran'da hakim olan haliyle islami ekonomi uygulaması da bu bölümde ele alınıyor.
Nispeten uzun beşinci bölüm gençlik üzerine... Bir önceki bölümlerde olduğu gibi burada da gösterilmeye çalışılan İran'ın sekülerleştiği... Yani devrim rejimin algıladığı gibi İslam'ı anlayan homojen bir entellektüel kesim meydana getiremedi. Hayal ettiği gibi bir toplumsal dönüşümü yönlendiremedi. Aynı başarısızlık belki de en gözle görülür bir biçimde hayal edilen gençliği eğitememek şekillendirememekte ortaya çıktı. Bireyselliğini ortaya koyan, dini rejimin anladığı gibi anlamayan, yaşamayan, devrimden soğumuş, hatta, apolitize olarak karşıtlığını ortaya koyan bir gençlik ortaya çıkmış İran'da... En basit eğlencelerden mahrum, bildik İranlı gençlik tablosu bu... Benim için daha da ilginç olanı benzer eğilimlerin Hizbullah ve Besic gibi dini kurumları dolduran gençlerde de hakim olması... Her ne kadar bu tartışmada ki iddialar yeterince örneklerle gösterilmemiş olsa da, akla hiç uzak gelmeyen bir ihtimal bu... Nilüfer Göle benzer bir tabloyu İslami bir romanın tahlili üzerinden çizer. Buna göre çok idealist bir İslamcı genç bir kıza aşık olur ve değişir. Bu değişim aslında tam olarak sekülerleşmedir. Dünyayı ve onun verebileceklerini farketme...
Altıncı bölümde çok önemli bir konuya ayrılmış: İran'da ortaya çıkan feminizim... kadın sorunlarının belli başlıcalarının tartışıldığı bu bölümde de yine nispeten muhafazakar kesimlerde beliren feminist eğilimleri ele alıyor. Bu çok ilginç bir karşılaştırma konusu olabilir. Zira benzer bir eğilimin Türkiye'deki islami çevrelerde ortaya çıktığını biliyoruz. Bu bağlamda İran'daki en önemli yenilik bence, fıkhın tekrar gözden geçirilmesi. Benzer bir talep Amerika'daki Müslüman kadınlar arasında da yaygın. Bildiğim kadarıyla Türkiye'de işi fıkhı sorgulamaya kadar götüren İslamcı feminist yok.
Yedinci ve sekizinci bölümler oldukça kısa... İlkinde, bir sinema filmi ve bir roman örneğinde İran'da devrimin öldüğü iddiası gösteriliyor. Diğerinde yurtdışında yaşayan İranlılar ve İran'a göçen Afganlıların İran'daki konumları ele alınıyor.
Khosrokhavar ve Roy'un kitaplarını kaleme alırken kafalarında belli bir model olduğu kuşkusuz... Bu model İslami devlet ve toplum modeli... Kafalarındaki bu modele göre İran'ın devrim sonrası dönüşümünü tartışıyorlar. Bu modele göre İran'ın sekülerleştiğini gösteriyor. Peki o model İran'da hiç varolmuş mu? Belki birileri o modeli kurmak istedi cidden... Ama peki kurabildiler mi?
Yazarların tam olarak o İslami devlet ve toplumdan ne anladıklarını bilmiyorum. Zira kitabın herhangi bir yerinde bu tartışılmıyor. Sekülerleşme ile anladıkları dinden uzaklaşma, bireyselleşme, vs. Daha net bir tanımla gelselerdi, kitabın katkısı daha da büyük olurdu. Böylelikle laiklik nedir, sekülerleşme nedir tartışmalarının tam ortasında bulunduğumuz bir zamanda, kafamızdaki kavram karmaşasına bir son verebilirlerdi.
İran: Bir Devrimin Tükenişi devrim sonrası İran'ı merak edenler ve Türkiye üzerine düşünmek isteyenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.
Nazih Ayubi, Arap Dünyasında Din ve Siyaset, Çev. Yavuz Alogan, İstanbul: Cep Kitapları, 1993
1970'ler dünya çapında yeniden dine dönüş olgusuna şahit oldu. Bu olgunun en çarpıcı örnekleri ise kuşkusuz Orta Doğu'da gözlemlendi. Daha fazla insanın camiye gitmesi, dini cemaatlerin güç ve kamusal görünürlüklerini artırmaları, kadınların daha kapalı ve belli bir tipte giyinmeleri, İslami içerikli yayınların artması, dini cemaatlerin desteklediği şirketlerin boy göstermeleri bu olgunun sadece bir kaç yönü...
Yeniden dine dönüş olgusunun belki de akademik dünyayı sarsan en önemli yönü siyasi amaç güden dini hareketlerin ortaya çıkışı idi. İslam dünyasında bu hareketler Siyasi İslam olarak adlandırılageldi. Aslına bakılırsa İslam dünyasında yeniden dine dönüş üzerine yapılan çalışmaların ezici oranda çoğunluğu Siyasi İslam'ı anlamaya yöneliktir.
Şaşırtıcı olan ise hemen hemen her araştırmacının Siyasi İslamcı hareketlerin mevcut Müslümanların çok küçük bir oranının desteğini çekebildiğini bilmeleri ve bunu kabul etmeleridir. Mesela, üzerinde en çok yazılan gruplardan Mısırlı Al-Takfir ve Al-Hicrah'nın toplam üye sayısı 500'ü bile bulmaz. Müslüman Kardeşler gibi daha büyük kesimlere hitap etmiş İslami hareketlerinde siyasi yönü dikkate verilmiş, sosyal-ekonomik faaliyetleri genellikle ikinci sıraya atılmıştır.
Arap Dünyasında Din ve Siyaset isimli kitabında Nazih Ayubi Siyasi İslam'ı ele alıyor. Yani kitabın başlığı konuyu tam aksettirmiyor. Yine de Ayubi Siyasi İslam üzerine yazılmış diğer bütün kitapların üstüne çıkıyor bu kitabında. İki yönden bunu yapıyor. Birincisi, oldukça geniş sayılabilecek bir coğrafyada siyasi islam'ın izlerini sürmeye çalışıyor. Mısır, Suriye, Ürdün, Sudan, Suudi Arabistan ve İran'da ortaya çıkan siyasi islamcı hareketler kitapta etraflıca tartışılıyor.
İkincisi ise, siyasi islamı tasvir amacının ötesine geçip açıklamaya da gayret ediyor. Ayubi açıklama noktasında modernist yaklaşımın ötesine geçmiyor aslında. Ayubi'ye göre siyasi islam 1970'lerde artık başarısızlığa uğradığı kesinleşen seküler ideolojilere bir tepki olarak doğmuş ve modernleşme sancılarını yaşayan kesimlerin desteği ile büyümüştür.
Kitap siyasi islam'ın da bir eleştirisi niteliğinde aslında... Bu eleştiriler aslında başlı başına bir kitap konusu olabilecek eleştirilerdi... Ayubi eleştirilerini derinliğine tartıştığı ise maalesef iddia edilemez. Ayubi'nin önemli eleştirisi, İslam'ın siyasete ilişkin emir ve yasaklarının bütün içinde çok küçük bir yekunu oluşturması. Ayubi'ye göre İslam'ın herhangi bir devlet ve yönetim tercihi yok, dolayısıyla siyasi islamcıların İslamı devlet idealleri temelsiz bir ideal.
Ayubi'nin yine derinlemesine ele almadığı diğer bir eleştirisi siyasal islamcıların İslam anlayışlarının modernliği... Gariptir ki, siyasal islamcıların İslam anlayışını etkileyenler arasında oryantalistlerin İslam anlayışı da var. Keşke bu iddia daha derinlemesine ve detayıyla gösterilebilseydi.
Üçüncü önemli eleştiri ise, siyasal islamın temel önermelerinin belirli bir tarihsel koşulun ürünü olduğu... Bu eleştiri siyasal islam'ın önemli teorisyenleri tartışılırken daha net görülebiliyor.
Ayubi kitabına İslami devlet kuram ve pratiğine tarihsel bir bakış atarak başlıyor. Aslında iddiası oldukça sıradan... İslami devlet yok. Sadece İslamı kendi yönetimlerini yasallaştırmak için kullananlar var. Ulema'nın geleneksel islami anlayışı bu kullananların hizmetinde iken şekillendiriyor. Bu bölüm siyasi islam'a yöneltilen eleştirilerin arkaplanını da oluşturuyor.
İkinci bölümde Ayubi siyasi islamın önemli bir özelliğini masaya yatırıyor. Kadının konumu, cinsiyet ve aile siyasetleri... Siyasi islam'ın kadınları baskı altında tutmalarının ve kapalı kapılar arkasında saklamalarının sebebi tatmin edilemeyen erkeklik duygularının tatmini...
Kadına baskı kurunca siyasal islamcı erkekler erkekliğini hissediyor ve kendini tatmin etmiş oluyor. Bölümün daha ilginç tartışması bence Arap dünyasındaki cinsellik problemi... Evlenme yaşının gittikçe ilerlemesi ile ortaya çıkan problemlerle siyasi islam ilişkilendiriliyor.
Üçüncü bölümde Ayubi İslamcıları ilgilendiren farklı tartışmaları ele alıyor. İslam ve laikleşme ilişkisi, İslamcılarda tutuculuk olgusu ve yeniliğe açık olma sorunu, islam'ın siyaset içindeki rolleri bu bölümde tartışılıyor.
Dördüncü ve beşinci bölümde Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Sudan, ve Tunus'ta siyasi islam'ın temsilcileri tartışılıyor. Bu ülkeler örneğinden yola çıkılarak siyasi islam'ın ortaya çıkma sebepleri de Ayubi'nin ilgi alanına giriyor.
Altıncı bölüm, siyasi islam'ın entellektüel kaynaklarını tartışıyor. Hariciler, Ibn Teymiyye, Mevdudi, Hasan El Benna, Seyyid Kutup ve Humeyni'nın siyasi islamcı düşünceyi nasıl etkiledikleri hayat hikayeleri eşliğinde bu bölümde inceleniyor. Konuya yabancı olanlar için bu bölüm ideal bir giriş yazısı niteliğinde.
Yedinci bölümde siyasi islamcı hareketlere katılanların sosyo-ekonomik temelleri siyasi islamın ortaya çıkışının sebepleri bağlamında ele alınıyor. Sekizinci bölüm İslami bankalar, şirketler ve toplumsal hizmetlerin tartışılmasına ayrılmış. İslami banka ve şirketlerin işleyişi ve dini hareketlerin sunduğu toplumsal hizmetler bu bölümde detaylandırılıyor. Aslında bu tartışma da bir önceki bölümü destekler nitelikte... Dokuzuncu bölüm ise siyasi islam'a muhafazakar çevrelerden yöneltilen eleştirileri tartışıyor. Son bölüm ise genel bir değerlendirme niteliğinde.
Kitabın aslı ingilizce. Çevirisi oldukça akıcı... Rahatsız edici cümle düşüklüklerine rastlamadım. Oldukça başarılı bir çeviri olmuş. Kelime seçiminde de, bir iki rahatsız edici örnek dışında, dikkatli davranılmış. Kitap sonunda bazı teknik arapça terimler için sözlük hazırlanması güzel bir düşünce. Kitabın en önemli eksikliği ise isim ve terimler için dizin hazırlanmamış olması.
Kitabın konusu siyasal islam... Ayubi bu kadar büyük bir konuyu olabildiğince geniş bir açıdan kavramaya çalışmış. Konuya ilgi duyanlar için Arap Dünyasında Din ve Siyaset güzel bir başlangıç kitabı...
Yeniden dine dönüş olgusunun belki de akademik dünyayı sarsan en önemli yönü siyasi amaç güden dini hareketlerin ortaya çıkışı idi. İslam dünyasında bu hareketler Siyasi İslam olarak adlandırılageldi. Aslına bakılırsa İslam dünyasında yeniden dine dönüş üzerine yapılan çalışmaların ezici oranda çoğunluğu Siyasi İslam'ı anlamaya yöneliktir.
Şaşırtıcı olan ise hemen hemen her araştırmacının Siyasi İslamcı hareketlerin mevcut Müslümanların çok küçük bir oranının desteğini çekebildiğini bilmeleri ve bunu kabul etmeleridir. Mesela, üzerinde en çok yazılan gruplardan Mısırlı Al-Takfir ve Al-Hicrah'nın toplam üye sayısı 500'ü bile bulmaz. Müslüman Kardeşler gibi daha büyük kesimlere hitap etmiş İslami hareketlerinde siyasi yönü dikkate verilmiş, sosyal-ekonomik faaliyetleri genellikle ikinci sıraya atılmıştır.
Arap Dünyasında Din ve Siyaset isimli kitabında Nazih Ayubi Siyasi İslam'ı ele alıyor. Yani kitabın başlığı konuyu tam aksettirmiyor. Yine de Ayubi Siyasi İslam üzerine yazılmış diğer bütün kitapların üstüne çıkıyor bu kitabında. İki yönden bunu yapıyor. Birincisi, oldukça geniş sayılabilecek bir coğrafyada siyasi islam'ın izlerini sürmeye çalışıyor. Mısır, Suriye, Ürdün, Sudan, Suudi Arabistan ve İran'da ortaya çıkan siyasi islamcı hareketler kitapta etraflıca tartışılıyor.
İkincisi ise, siyasi islamı tasvir amacının ötesine geçip açıklamaya da gayret ediyor. Ayubi açıklama noktasında modernist yaklaşımın ötesine geçmiyor aslında. Ayubi'ye göre siyasi islam 1970'lerde artık başarısızlığa uğradığı kesinleşen seküler ideolojilere bir tepki olarak doğmuş ve modernleşme sancılarını yaşayan kesimlerin desteği ile büyümüştür.
Kitap siyasi islam'ın da bir eleştirisi niteliğinde aslında... Bu eleştiriler aslında başlı başına bir kitap konusu olabilecek eleştirilerdi... Ayubi eleştirilerini derinliğine tartıştığı ise maalesef iddia edilemez. Ayubi'nin önemli eleştirisi, İslam'ın siyasete ilişkin emir ve yasaklarının bütün içinde çok küçük bir yekunu oluşturması. Ayubi'ye göre İslam'ın herhangi bir devlet ve yönetim tercihi yok, dolayısıyla siyasi islamcıların İslamı devlet idealleri temelsiz bir ideal.
Ayubi'nin yine derinlemesine ele almadığı diğer bir eleştirisi siyasal islamcıların İslam anlayışlarının modernliği... Gariptir ki, siyasal islamcıların İslam anlayışını etkileyenler arasında oryantalistlerin İslam anlayışı da var. Keşke bu iddia daha derinlemesine ve detayıyla gösterilebilseydi.
Üçüncü önemli eleştiri ise, siyasal islamın temel önermelerinin belirli bir tarihsel koşulun ürünü olduğu... Bu eleştiri siyasal islam'ın önemli teorisyenleri tartışılırken daha net görülebiliyor.
Ayubi kitabına İslami devlet kuram ve pratiğine tarihsel bir bakış atarak başlıyor. Aslında iddiası oldukça sıradan... İslami devlet yok. Sadece İslamı kendi yönetimlerini yasallaştırmak için kullananlar var. Ulema'nın geleneksel islami anlayışı bu kullananların hizmetinde iken şekillendiriyor. Bu bölüm siyasi islam'a yöneltilen eleştirilerin arkaplanını da oluşturuyor.
İkinci bölümde Ayubi siyasi islamın önemli bir özelliğini masaya yatırıyor. Kadının konumu, cinsiyet ve aile siyasetleri... Siyasi islam'ın kadınları baskı altında tutmalarının ve kapalı kapılar arkasında saklamalarının sebebi tatmin edilemeyen erkeklik duygularının tatmini...
Kadına baskı kurunca siyasal islamcı erkekler erkekliğini hissediyor ve kendini tatmin etmiş oluyor. Bölümün daha ilginç tartışması bence Arap dünyasındaki cinsellik problemi... Evlenme yaşının gittikçe ilerlemesi ile ortaya çıkan problemlerle siyasi islam ilişkilendiriliyor.
Üçüncü bölümde Ayubi İslamcıları ilgilendiren farklı tartışmaları ele alıyor. İslam ve laikleşme ilişkisi, İslamcılarda tutuculuk olgusu ve yeniliğe açık olma sorunu, islam'ın siyaset içindeki rolleri bu bölümde tartışılıyor.
Dördüncü ve beşinci bölümde Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Sudan, ve Tunus'ta siyasi islam'ın temsilcileri tartışılıyor. Bu ülkeler örneğinden yola çıkılarak siyasi islam'ın ortaya çıkma sebepleri de Ayubi'nin ilgi alanına giriyor.
Altıncı bölüm, siyasi islam'ın entellektüel kaynaklarını tartışıyor. Hariciler, Ibn Teymiyye, Mevdudi, Hasan El Benna, Seyyid Kutup ve Humeyni'nın siyasi islamcı düşünceyi nasıl etkiledikleri hayat hikayeleri eşliğinde bu bölümde inceleniyor. Konuya yabancı olanlar için bu bölüm ideal bir giriş yazısı niteliğinde.
Yedinci bölümde siyasi islamcı hareketlere katılanların sosyo-ekonomik temelleri siyasi islamın ortaya çıkışının sebepleri bağlamında ele alınıyor. Sekizinci bölüm İslami bankalar, şirketler ve toplumsal hizmetlerin tartışılmasına ayrılmış. İslami banka ve şirketlerin işleyişi ve dini hareketlerin sunduğu toplumsal hizmetler bu bölümde detaylandırılıyor. Aslında bu tartışma da bir önceki bölümü destekler nitelikte... Dokuzuncu bölüm ise siyasi islam'a muhafazakar çevrelerden yöneltilen eleştirileri tartışıyor. Son bölüm ise genel bir değerlendirme niteliğinde.
Kitabın aslı ingilizce. Çevirisi oldukça akıcı... Rahatsız edici cümle düşüklüklerine rastlamadım. Oldukça başarılı bir çeviri olmuş. Kelime seçiminde de, bir iki rahatsız edici örnek dışında, dikkatli davranılmış. Kitap sonunda bazı teknik arapça terimler için sözlük hazırlanması güzel bir düşünce. Kitabın en önemli eksikliği ise isim ve terimler için dizin hazırlanmamış olması.
Kitabın konusu siyasal islam... Ayubi bu kadar büyük bir konuyu olabildiğince geniş bir açıdan kavramaya çalışmış. Konuya ilgi duyanlar için Arap Dünyasında Din ve Siyaset güzel bir başlangıç kitabı...
Nilüfer Göle, İslamın Yeni Kamusal Yüzleri, İstanbul: Metis, 2000
Türkiye'de son 40 yıla damgasını vuran değişim kuşkusuz İslami cemaatlerin güçlenmesi ve İslami hayat tarzının gittikçe kamusal alanda boy göstermesi... Bu aslında sadece Türkiye'ye özgü bir değişim değil... Hemen hemen dünyanın bütün bölgelerinde, Avrupa dahil, etkisini hissettirmiş bir değişim.
Bu yeniden dine dönüş 19. yüzyıldan beri entellektüeller ve akademisyenler arasında hakim bir inanışı da derinden sarstı. Din hiç öyle beklenildiği gibi modernleşme ile tarihe karışmıyordu. Hem Türkiye'de hem de dünya da ilk akademik tepki bunun geçici bir canlanma olduğu idi. Dine yeniden dönüş modernleşme sancılarına bir tepkiydi o kadar...
Bu açıklama dini canlanmanın aktörlerinin büyük kısmının şehirli ve oldukça eğitimli olmalarının ortaya çıkması karşısında ikna ediciliğini yitirdi aslında... Fakat akademik inanç güçlüydü: modernleşmenin tek bir şekli vardı ve bu şekilde de dinin modern hayatta yeri yoktu.
Akademik dünyada aykırı sesler de çıktı. Nilüfer Göle işte bu aykırı seslerden biri... Dini yeniden canlanma gerçeğine yeni bir bakış attı Nilüfer Göle... Bu bakışını en açık, ve oldukça güçlü bir iddia ile, Modern Mahrem'inde ortaya koydu. Nilüfer Göle şu ihtimali seslendirdi...
Belki de dine yeniden dönüş modernliğin bir parçasıdır. Daha önce laik modernleştirici elitler tarafından kamusal alandan atılan kesimlerin kamusal alana girmelerinin bir yoludur. Diğer bir deyişle Nilüfer Göle islami yaşam tarzında modern unsurlar gördü ve bu unsurları islami yaşamın kadın taşıyıcılarında örneklendirdi daha çok. Tüketim kalıplarına, kamusal alana çıkma arzularına, gelecek kaygılarına, ve arzuladıkları yaşam tarzlarına dikkatlerimizi çekti.
Bu yeni bakışıyla Nilüfer Göle modernleşmenin en önemli varsayımlarından birini de sarstı. Belki de modernleşmenin bir tek şekli yoktu. Belki de alternatif modernlikler söz konusuydu.
İslamın Yeni Kamusal Yüzleri Modern Mahrem'in bir devamı olarak okunabilir. Bir atölye çalışması. Nilüfer Göle'nin giriş yazısı ve daha önce yayınlanmış bir makalesi ile Nilüfer Göle'nin Boğaziçi Üniversitesi'ndeki öğrencilerinin makalelerinden oluşuyor.
Derleme bir kitap olmasına rağmen konu ve yaklaşım bütünlüğünü daha önce görmediğim bir oranda koruyabilmiş. Bu anlaşılabilir aslında. Nilüfer Göle'nin öğrencileri hocalarının yaklaşımı ile Türkiye'de islami yaşamın farklı yüzlerine bakıyorlar. Diğer bir deyişle her birisi küçük birer Nilüfer Göle. Diğer bir deyişle, Nilüfer Göle'nin Modern Mahrem'deki yaklaşımını daha farklı örneklerle zenginleştiriyor bu çalışma. O açıdan bence önemli bir kazanım.
Göle'nin Giriş yazısı kitabın güzel bir özeti. Daha önce yayınlanmış makalesi ise, Göle'nin Modern Mahrem'deki yaklaşımını ortaya koyuyor ve oradaki bulguları özetliyor. Bu makale daha sonraki bölümlerde öğrencilerin temel yaklaşımını anlayabilmek için de önemli. Modern Mahrem'i okuyanlar içinse güzel bir hatırlatma.
Takip eden 8 bölümde Türkiye'de İslami hayatın farklı yüzleri ele alınıyor. Kenan Çayır Gökkuşağı Kadın Platformu üzerinden İslami hayatın kadın taşıyıcılarının sivil toplum örgütü içerisinden resimlerini çekiyor.
Defne Suman Fadime Şahin olayından yola çıkarak çok önemli bir konuyu imam nikahını gündeme getiriyor yazısında. Fadime Şahin'in Türk toplumu için oldukça mahrem sayılabilecek bir konuda televizyonlara çıkıp alanen konuşabilmesini Müslüman kadın öznesinin çıkışı olarak yorumluyor Suman.
Umut Sazak'ta islami çevrelerdeki önemli bir çelişkiye parmak basıyor: İslami radyolar ve kadın spikerleri. Kadın sesinin mahremiyetinin delinmesinin çağrışımlarını tartışıyor Sazak. Bu çelişki bizlere yeniden İslama dönüşün taşıyıcılarının yepyeni bir İslami anlayışın da taşıyıcıları olduğunu gösteriyor.
Buket Tüzmen liseli gençliğin Atatürk rozeti ve türban algısı üzerinden liberal bireyin gelişimini izliyor. Uğur Kömeçoğlu Fethullah Gülen hareketinin farklı farklı bireyleri belli bir cemaat kimliği potasında erittiğini ve bu bireyleri eğitim, ticaret ve medya alanlarına kaydırarak kamusal alana İslami bir mahiyet aktarmasını ele alıyor. Yazıda ayrıca Gülen Hareketinin oldukça başarılı bulduğum bir analiz de yapılmış. Fakat hareketin Nurculukla fikirsel ilişkisi, Gülen'in kimlik analizi ve İslam anlayışının ortaya konması kitabın ana ekseninin dışına çıkılarak yapılmış. Keşke Kömeçoğlu'nun Gülen analizinin daha da derinleştirilip bir kitap haline getirilse...
Esra Özcan Yaşar Nuri Öztürk'ü ele alıyor yazısında... Yaşar Nuri Öztürk'ün Türkiye'ye özgü bir yüz değil kuşkusuz. Orta Doğu'da da seküler rejimlere bu kadar kayıtsız şartsız ideolojik dini destek veren din adamları var. Özcan Öztürk üzerinden işte bu din adamları grubunu analiz edebilirdi. Ancak kitabın eksenine bağlı kalma gayretiyle çok zorlama bir çalışma olmuş. Yazarın kaygısı, Öztürk örneğinde öznenin ortaya çıkışını izleyebilirmiyiz?
Mücahit Bilici çok önemli bir konuyu, Caprice Otel örneğinden yola çıkarak İslami tüketim olgusunu inceliyor yazısında. Bilici'ye göre Caprice Otel muhafazakar kesimlerde üst sınıfın billurlaşmasına hizmet ediyor ve alternatif bir kamusal alan yaratıyor. İslam ve kapitalizm ilişkisine dair daha derinlemesine bir incelemeyi mümkün kılan bu konu halen daha tüketilmemiş bir konudur. Bilici'nin doktora çalışmasında bu konuya devam etmediğini sanıyorum. Devam etseydi modernleşme, kapitalizm ve din anlayışımıza önemli bir katkısı olacaktı mutlaka.
Son yazı Oğuz Erdur'a ait. Erdur muhafazakar kesimlerin çevrecilik anlayışını irdeliyor yazısında. Erdur'a göre çevrecilik üzerine yapılan muhafazkar yorumlar Batı'nın eleştirisinin ötesine geçemiyor.
İslamın Yeni Kamusal Yüzleri Nilüfer Göle'nin yeniden dine dönüş olgusuna bakış açısını daha da örneklendirmesi açısından önemli bir kitap. Kitabın en önemli eksikliği de burada ortaya çıkıyor. Hemen hemen her yazı aynı iddiayı örneklendiriyor. Bu yüzden her yazı aynı kuramsal iddiayı farklı ifadelerle de olsa tekrar ediyor. Bir iki yazıdan sonra kuramsal tartışmalar bu yüzden sıkıcı olabiliyor. Kitabın iki önemli eksiği var. Birincisi, kitapta gönderme yapılan kaynakların tamamını içeren bir kaynakça bölümünün olmaması. İkincisi, kitapta geçen özel isim ve teknik terimler için dizinin hazırlanmamış olması.
Yine de İslamın Yeni Kamusal Yüzleri Türkiye'de yeniden İslam'a dönüş olgusunu çalışacak sosyolog ve siyaset bilimcilerin mutlaka elinin altında bulundurması gereken bir kitap... Yaklaşımı ve örnekleriyle de şimdiye kadar aşılabildiğini söylemek çok zor...
Bu yeniden dine dönüş 19. yüzyıldan beri entellektüeller ve akademisyenler arasında hakim bir inanışı da derinden sarstı. Din hiç öyle beklenildiği gibi modernleşme ile tarihe karışmıyordu. Hem Türkiye'de hem de dünya da ilk akademik tepki bunun geçici bir canlanma olduğu idi. Dine yeniden dönüş modernleşme sancılarına bir tepkiydi o kadar...
Bu açıklama dini canlanmanın aktörlerinin büyük kısmının şehirli ve oldukça eğitimli olmalarının ortaya çıkması karşısında ikna ediciliğini yitirdi aslında... Fakat akademik inanç güçlüydü: modernleşmenin tek bir şekli vardı ve bu şekilde de dinin modern hayatta yeri yoktu.
Akademik dünyada aykırı sesler de çıktı. Nilüfer Göle işte bu aykırı seslerden biri... Dini yeniden canlanma gerçeğine yeni bir bakış attı Nilüfer Göle... Bu bakışını en açık, ve oldukça güçlü bir iddia ile, Modern Mahrem'inde ortaya koydu. Nilüfer Göle şu ihtimali seslendirdi...
Belki de dine yeniden dönüş modernliğin bir parçasıdır. Daha önce laik modernleştirici elitler tarafından kamusal alandan atılan kesimlerin kamusal alana girmelerinin bir yoludur. Diğer bir deyişle Nilüfer Göle islami yaşam tarzında modern unsurlar gördü ve bu unsurları islami yaşamın kadın taşıyıcılarında örneklendirdi daha çok. Tüketim kalıplarına, kamusal alana çıkma arzularına, gelecek kaygılarına, ve arzuladıkları yaşam tarzlarına dikkatlerimizi çekti.
Bu yeni bakışıyla Nilüfer Göle modernleşmenin en önemli varsayımlarından birini de sarstı. Belki de modernleşmenin bir tek şekli yoktu. Belki de alternatif modernlikler söz konusuydu.
İslamın Yeni Kamusal Yüzleri Modern Mahrem'in bir devamı olarak okunabilir. Bir atölye çalışması. Nilüfer Göle'nin giriş yazısı ve daha önce yayınlanmış bir makalesi ile Nilüfer Göle'nin Boğaziçi Üniversitesi'ndeki öğrencilerinin makalelerinden oluşuyor.
Derleme bir kitap olmasına rağmen konu ve yaklaşım bütünlüğünü daha önce görmediğim bir oranda koruyabilmiş. Bu anlaşılabilir aslında. Nilüfer Göle'nin öğrencileri hocalarının yaklaşımı ile Türkiye'de islami yaşamın farklı yüzlerine bakıyorlar. Diğer bir deyişle her birisi küçük birer Nilüfer Göle. Diğer bir deyişle, Nilüfer Göle'nin Modern Mahrem'deki yaklaşımını daha farklı örneklerle zenginleştiriyor bu çalışma. O açıdan bence önemli bir kazanım.
Göle'nin Giriş yazısı kitabın güzel bir özeti. Daha önce yayınlanmış makalesi ise, Göle'nin Modern Mahrem'deki yaklaşımını ortaya koyuyor ve oradaki bulguları özetliyor. Bu makale daha sonraki bölümlerde öğrencilerin temel yaklaşımını anlayabilmek için de önemli. Modern Mahrem'i okuyanlar içinse güzel bir hatırlatma.
Takip eden 8 bölümde Türkiye'de İslami hayatın farklı yüzleri ele alınıyor. Kenan Çayır Gökkuşağı Kadın Platformu üzerinden İslami hayatın kadın taşıyıcılarının sivil toplum örgütü içerisinden resimlerini çekiyor.
Defne Suman Fadime Şahin olayından yola çıkarak çok önemli bir konuyu imam nikahını gündeme getiriyor yazısında. Fadime Şahin'in Türk toplumu için oldukça mahrem sayılabilecek bir konuda televizyonlara çıkıp alanen konuşabilmesini Müslüman kadın öznesinin çıkışı olarak yorumluyor Suman.
Umut Sazak'ta islami çevrelerdeki önemli bir çelişkiye parmak basıyor: İslami radyolar ve kadın spikerleri. Kadın sesinin mahremiyetinin delinmesinin çağrışımlarını tartışıyor Sazak. Bu çelişki bizlere yeniden İslama dönüşün taşıyıcılarının yepyeni bir İslami anlayışın da taşıyıcıları olduğunu gösteriyor.
Buket Tüzmen liseli gençliğin Atatürk rozeti ve türban algısı üzerinden liberal bireyin gelişimini izliyor. Uğur Kömeçoğlu Fethullah Gülen hareketinin farklı farklı bireyleri belli bir cemaat kimliği potasında erittiğini ve bu bireyleri eğitim, ticaret ve medya alanlarına kaydırarak kamusal alana İslami bir mahiyet aktarmasını ele alıyor. Yazıda ayrıca Gülen Hareketinin oldukça başarılı bulduğum bir analiz de yapılmış. Fakat hareketin Nurculukla fikirsel ilişkisi, Gülen'in kimlik analizi ve İslam anlayışının ortaya konması kitabın ana ekseninin dışına çıkılarak yapılmış. Keşke Kömeçoğlu'nun Gülen analizinin daha da derinleştirilip bir kitap haline getirilse...
Esra Özcan Yaşar Nuri Öztürk'ü ele alıyor yazısında... Yaşar Nuri Öztürk'ün Türkiye'ye özgü bir yüz değil kuşkusuz. Orta Doğu'da da seküler rejimlere bu kadar kayıtsız şartsız ideolojik dini destek veren din adamları var. Özcan Öztürk üzerinden işte bu din adamları grubunu analiz edebilirdi. Ancak kitabın eksenine bağlı kalma gayretiyle çok zorlama bir çalışma olmuş. Yazarın kaygısı, Öztürk örneğinde öznenin ortaya çıkışını izleyebilirmiyiz?
Mücahit Bilici çok önemli bir konuyu, Caprice Otel örneğinden yola çıkarak İslami tüketim olgusunu inceliyor yazısında. Bilici'ye göre Caprice Otel muhafazakar kesimlerde üst sınıfın billurlaşmasına hizmet ediyor ve alternatif bir kamusal alan yaratıyor. İslam ve kapitalizm ilişkisine dair daha derinlemesine bir incelemeyi mümkün kılan bu konu halen daha tüketilmemiş bir konudur. Bilici'nin doktora çalışmasında bu konuya devam etmediğini sanıyorum. Devam etseydi modernleşme, kapitalizm ve din anlayışımıza önemli bir katkısı olacaktı mutlaka.
Son yazı Oğuz Erdur'a ait. Erdur muhafazakar kesimlerin çevrecilik anlayışını irdeliyor yazısında. Erdur'a göre çevrecilik üzerine yapılan muhafazkar yorumlar Batı'nın eleştirisinin ötesine geçemiyor.
İslamın Yeni Kamusal Yüzleri Nilüfer Göle'nin yeniden dine dönüş olgusuna bakış açısını daha da örneklendirmesi açısından önemli bir kitap. Kitabın en önemli eksikliği de burada ortaya çıkıyor. Hemen hemen her yazı aynı iddiayı örneklendiriyor. Bu yüzden her yazı aynı kuramsal iddiayı farklı ifadelerle de olsa tekrar ediyor. Bir iki yazıdan sonra kuramsal tartışmalar bu yüzden sıkıcı olabiliyor. Kitabın iki önemli eksiği var. Birincisi, kitapta gönderme yapılan kaynakların tamamını içeren bir kaynakça bölümünün olmaması. İkincisi, kitapta geçen özel isim ve teknik terimler için dizinin hazırlanmamış olması.
Yine de İslamın Yeni Kamusal Yüzleri Türkiye'de yeniden İslam'a dönüş olgusunu çalışacak sosyolog ve siyaset bilimcilerin mutlaka elinin altında bulundurması gereken bir kitap... Yaklaşımı ve örnekleriyle de şimdiye kadar aşılabildiğini söylemek çok zor...
Mehmet Ali Birand, Emret Komutanım, Milliyet Yayınları, 1986
Osmanlı çağdaşlaşmasının temel dinamiğini askeri alanda yapılan değişimler oluşturmuştur. Anadolu'da meskun Türk nüfusunun % 90'ı okuryazar bile değildi ama, ordularımız İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya gibi zamanın süper güçlerinin bile belini kıran 4 yıllık Birinci Dünya Savaşı'nı sonuna kadar sürdürebilmişti.
Günümüzde dahi siyasilerin almış olduğu en kritik kararlarda gözlerin hemen askeri kanada çevrilmesi, 'acaba asker ne düşünür?' sesli düşünmelerinin halen daha sıklıkla yapılıyor olması, siyasetin ters gidişatını tekrar rayına sokacak gücün askeriye olarak görülmesi, genç subayların rahatsız olup olmamasının ülke içi dengelerde bir etken olması… Kısaca İsrail'le ilişkilerden tutun, üniversitelere türbanla girilip girilememesine kadar iç ve dış siyasete ilişkin oldukça farklı konularda halen daha Türk Silahlı Kuvvetlerinin en önemli unsur olması bu 100 yıla yayılan bu değişimlerin doğal neticesidir.
Aynı dönem sadece Türk ordusunu Türkiye'de en önemli siyasi kurum haline getirmekle kalmadı. Aynı zamanda genlerine işletecek kadar da halkını da askeri bir ruh ile yoğurdu. Abartısız bir ifadeyle, son iki yüzyıl Türk iç ve dış siyaseti Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu merkezi rolü hesaba katılmadan anlaşılamaz.
Mehmet Ali Birand 'Emret Komutanım'da Türk siyasetinin bu çok önemli oyuncusunun insani tarafına bakıyor. Türk Silahlı Kuvvetlerinin 'subaylar' kadrosuna… Kitabı bitirdikten sonra bu konuda ne kadar az bildiğimi görerek şaşırdım. Birand'a göre bu aslında bütün bir Türk toplumunun eksikliğiydi.
"Dünyanın başka hiçbir uygar ülkesinde, bu kadar içiçe yaşanan, ancak az tanınan bir başka ordu yoktur. Günlük hayatımızı ve güvenliğimizi böylesine yakından etkileen bu insanların hangi kökenden geldikleri, nasıl yetiştikleri, hangi fikirlerle büyüdükleri, ne yiyip, ne içtikleri, nelere önem verdikleri, özetle 'Subayların Dünyası' çok az bilinir.'
Gerçekten de öyle. En azından Birand'ın bu ifadesinin beni dosdoğru tasvir ettiğini söyleyebilirim. Ve bunu bu kitabı okumadan göremiyorsunuz.
Birand subay kadrosunu tanıtmaya bu işin ilk basamağından başlıyor: yani, askeri liselerden. Subaylarımızın Türk Silahlı Kuvvetlerine giriş yaşı 14. Bir nevi Osmanlı'daki devşirme usulü. Takip eden yıllarda subay adayımız her yıl ailesini sadece 45 gün görebiliyor. Yani yılın geri kalan 320 gününde TSK'nın kendine biçtiği çelikten gömlek içinde… Disiplinli, çalışkan ve düzenli…
Birand askeri lise öğrencilerinin sosyo-ekonomik kökenlerinden, askerlik mesleğini seçme sebeplerine, ailelerin tutumundan, askeri liselerde yaşanan hayata ve eğitime kadar bir çok konuyu masaya yatırıyor. Askeri lisede eğitim programı anadolu liseleri ile hemen hemen aynı… Türkiye'nin çok çok üzerinde bir lise eğitiminin askeri liselerde verildiğini söylemek mümkün…
Subay adayımızı bir sonra ki aşamada harp okulları bekliyor. Harp okulları askeri liselerin devamı… Liseden sonra üniversiteye devam ediyor gibi.. Kitabın yazıldığı tarihte Harp Okullarına sivil okullardan da giriş mümkünmüş. Fakat kitabın verdiğe tarihe bakılırsa şu anda Harp Okullarının bütün öğrencileri Askeri liselerden geliyor.
Harp Okulunun askeri liselerden farkı askeri eğitimin daha da artması ve verilen eğitimin fikir boyutunda da yoğunlaşması… Askeri liselerde subay adayımızın daha çok ruhu şekilleniyor. Harp Okulunda fikir dünyası da şekilleniyor: Atatürk ilkelerini ve vatanı koruma görevi eksenli, siyasi partilerin ve politikacıların nasıl olmaları gerektiği…
Türk subayının siyasete müdahele etme dürtüsünün fikir temeli Harp Okullarında atılıyor. Bu yapılırken basit bir beyin yıkıma sürecinden geçildiği düşünülmemeli. Subay adayımıza bahsi geçen konular tarih eğitiminin bir parçası olarak veriliyor. Osmanlı'nın son yüzyılı, Kurtuluş Savaşı ve Yakın tarihimiz subay adayımıza en ince ayrıntılarına kadar öğretiliyor.
Harp Okulunu bitiren subayımız kışlaya atanarak yıllarca sürecek meslek hayatına başlıyor. Birand subayımızın kışladaki hayatını da detayıyla ele alıyor. Kışlaya ilk çıkışta yaşanan zorluklardan, Türk devletinin sunduğu imkanlara subayımızın yaşantısının görünmeyenleri gözlerimizin önüne seriliyor kitapta… Teftişlerle geçen meslek hayatı, terfi ve atama beklentileriyle sıkılan ve heyecanlanan subayımızın dünyasına konuk oluyoruz. Ordunun elitlerinin kimler olduğunu ve nasıl bulunup yetiştirildiğini de Birand'dan öğreniyoruz.
Albaylık TSK'da bazıları için son nokta… Sonrası subaylarımızın çok azına nasip olacak bir devlet… Birand kitabında generallerin renkli dünyasına, kudretli paşalarımızın hayatına pencere açıyor. Kitabı okurken o aşamaya geçen subayımızla birlikte heyecanlanırken, generallik sonrasında bekleyen emeklilikteki hayatının tasviriyle üzülüyoruz.
Kitapta Genel Kurmay Başkanlığının iç yapısı, Dış İşleri Bakanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı ve Milli Savunma Bakanlığı ile ilişkileri de masaya yatırılıyor. Bu bölümde ordumuzun sadece toplumdan değil, devletin diğer kurumlarından da ne kadar uzak olduğu ortaya çıkıyor.
Kitapta daha fazlası da var… Assubayların dünyası, Batı'daki ordularla karşılaştırma, silahlanma ve modernizasyon siyasetimiz, ABD ve Alman askeri yardımları, Kara-Deniz ve Havacılar arasındaki farklar, yabancıların Türk ordusu hakkındaki değerlendirmeleri, Jandarma kuvvetleri ve ordunun devlet yapısındaki yerinin tarihsel değişimi…
Bundan sonrası yeni araştırmacılara düşüyor aslında. Herşeyden önce 'Emret Komutanım' 1986'da yayınlandı. Yani aradan 23 yıl geçti. Bu süreçte Türkiye çok değişti. Türk ordusunda da çok farklı boyutlarda değişim yaşanmamış olması imkansız. Genç araştırmacılar bu değişimleri ele alacak şekilde Birand'ın kitabını daha da genişletip güncelleştirebilir. Özellikle askeri modernizasyonda son 23 yılda katettiğimiz ilerleme Türkiye'de herkesi ilgilendiren bir konu.
Bu 500 küsür sayfalık eseriyle Mehmet Ali Birand Türk Silahlı Kuvvetlerinin aklınıza gelebilecek her yönüne değiniyor, TSK'yı bütün açılardan kavramaya çalışıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri ile alakalı daha detaylı ve daha kapsamlı başka bir eser olmadığı düşünülürse 'Emret Komutanım'ın önemi daha iyi anlaşılabilir. Türk siyasetini anlamaya çalışan herkesin mutlaka okuması ve el altında bulundurması gereken bir kitap 'Emret Komutanım.'
Günümüzde dahi siyasilerin almış olduğu en kritik kararlarda gözlerin hemen askeri kanada çevrilmesi, 'acaba asker ne düşünür?' sesli düşünmelerinin halen daha sıklıkla yapılıyor olması, siyasetin ters gidişatını tekrar rayına sokacak gücün askeriye olarak görülmesi, genç subayların rahatsız olup olmamasının ülke içi dengelerde bir etken olması… Kısaca İsrail'le ilişkilerden tutun, üniversitelere türbanla girilip girilememesine kadar iç ve dış siyasete ilişkin oldukça farklı konularda halen daha Türk Silahlı Kuvvetlerinin en önemli unsur olması bu 100 yıla yayılan bu değişimlerin doğal neticesidir.
Aynı dönem sadece Türk ordusunu Türkiye'de en önemli siyasi kurum haline getirmekle kalmadı. Aynı zamanda genlerine işletecek kadar da halkını da askeri bir ruh ile yoğurdu. Abartısız bir ifadeyle, son iki yüzyıl Türk iç ve dış siyaseti Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu merkezi rolü hesaba katılmadan anlaşılamaz.
Mehmet Ali Birand 'Emret Komutanım'da Türk siyasetinin bu çok önemli oyuncusunun insani tarafına bakıyor. Türk Silahlı Kuvvetlerinin 'subaylar' kadrosuna… Kitabı bitirdikten sonra bu konuda ne kadar az bildiğimi görerek şaşırdım. Birand'a göre bu aslında bütün bir Türk toplumunun eksikliğiydi.
"Dünyanın başka hiçbir uygar ülkesinde, bu kadar içiçe yaşanan, ancak az tanınan bir başka ordu yoktur. Günlük hayatımızı ve güvenliğimizi böylesine yakından etkileen bu insanların hangi kökenden geldikleri, nasıl yetiştikleri, hangi fikirlerle büyüdükleri, ne yiyip, ne içtikleri, nelere önem verdikleri, özetle 'Subayların Dünyası' çok az bilinir.'
Gerçekten de öyle. En azından Birand'ın bu ifadesinin beni dosdoğru tasvir ettiğini söyleyebilirim. Ve bunu bu kitabı okumadan göremiyorsunuz.
Birand subay kadrosunu tanıtmaya bu işin ilk basamağından başlıyor: yani, askeri liselerden. Subaylarımızın Türk Silahlı Kuvvetlerine giriş yaşı 14. Bir nevi Osmanlı'daki devşirme usulü. Takip eden yıllarda subay adayımız her yıl ailesini sadece 45 gün görebiliyor. Yani yılın geri kalan 320 gününde TSK'nın kendine biçtiği çelikten gömlek içinde… Disiplinli, çalışkan ve düzenli…
Birand askeri lise öğrencilerinin sosyo-ekonomik kökenlerinden, askerlik mesleğini seçme sebeplerine, ailelerin tutumundan, askeri liselerde yaşanan hayata ve eğitime kadar bir çok konuyu masaya yatırıyor. Askeri lisede eğitim programı anadolu liseleri ile hemen hemen aynı… Türkiye'nin çok çok üzerinde bir lise eğitiminin askeri liselerde verildiğini söylemek mümkün…
Subay adayımızı bir sonra ki aşamada harp okulları bekliyor. Harp okulları askeri liselerin devamı… Liseden sonra üniversiteye devam ediyor gibi.. Kitabın yazıldığı tarihte Harp Okullarına sivil okullardan da giriş mümkünmüş. Fakat kitabın verdiğe tarihe bakılırsa şu anda Harp Okullarının bütün öğrencileri Askeri liselerden geliyor.
Harp Okulunun askeri liselerden farkı askeri eğitimin daha da artması ve verilen eğitimin fikir boyutunda da yoğunlaşması… Askeri liselerde subay adayımızın daha çok ruhu şekilleniyor. Harp Okulunda fikir dünyası da şekilleniyor: Atatürk ilkelerini ve vatanı koruma görevi eksenli, siyasi partilerin ve politikacıların nasıl olmaları gerektiği…
Türk subayının siyasete müdahele etme dürtüsünün fikir temeli Harp Okullarında atılıyor. Bu yapılırken basit bir beyin yıkıma sürecinden geçildiği düşünülmemeli. Subay adayımıza bahsi geçen konular tarih eğitiminin bir parçası olarak veriliyor. Osmanlı'nın son yüzyılı, Kurtuluş Savaşı ve Yakın tarihimiz subay adayımıza en ince ayrıntılarına kadar öğretiliyor.
Harp Okulunu bitiren subayımız kışlaya atanarak yıllarca sürecek meslek hayatına başlıyor. Birand subayımızın kışladaki hayatını da detayıyla ele alıyor. Kışlaya ilk çıkışta yaşanan zorluklardan, Türk devletinin sunduğu imkanlara subayımızın yaşantısının görünmeyenleri gözlerimizin önüne seriliyor kitapta… Teftişlerle geçen meslek hayatı, terfi ve atama beklentileriyle sıkılan ve heyecanlanan subayımızın dünyasına konuk oluyoruz. Ordunun elitlerinin kimler olduğunu ve nasıl bulunup yetiştirildiğini de Birand'dan öğreniyoruz.
Albaylık TSK'da bazıları için son nokta… Sonrası subaylarımızın çok azına nasip olacak bir devlet… Birand kitabında generallerin renkli dünyasına, kudretli paşalarımızın hayatına pencere açıyor. Kitabı okurken o aşamaya geçen subayımızla birlikte heyecanlanırken, generallik sonrasında bekleyen emeklilikteki hayatının tasviriyle üzülüyoruz.
Kitapta Genel Kurmay Başkanlığının iç yapısı, Dış İşleri Bakanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı ve Milli Savunma Bakanlığı ile ilişkileri de masaya yatırılıyor. Bu bölümde ordumuzun sadece toplumdan değil, devletin diğer kurumlarından da ne kadar uzak olduğu ortaya çıkıyor.
Kitapta daha fazlası da var… Assubayların dünyası, Batı'daki ordularla karşılaştırma, silahlanma ve modernizasyon siyasetimiz, ABD ve Alman askeri yardımları, Kara-Deniz ve Havacılar arasındaki farklar, yabancıların Türk ordusu hakkındaki değerlendirmeleri, Jandarma kuvvetleri ve ordunun devlet yapısındaki yerinin tarihsel değişimi…
Bundan sonrası yeni araştırmacılara düşüyor aslında. Herşeyden önce 'Emret Komutanım' 1986'da yayınlandı. Yani aradan 23 yıl geçti. Bu süreçte Türkiye çok değişti. Türk ordusunda da çok farklı boyutlarda değişim yaşanmamış olması imkansız. Genç araştırmacılar bu değişimleri ele alacak şekilde Birand'ın kitabını daha da genişletip güncelleştirebilir. Özellikle askeri modernizasyonda son 23 yılda katettiğimiz ilerleme Türkiye'de herkesi ilgilendiren bir konu.
Bu 500 küsür sayfalık eseriyle Mehmet Ali Birand Türk Silahlı Kuvvetlerinin aklınıza gelebilecek her yönüne değiniyor, TSK'yı bütün açılardan kavramaya çalışıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri ile alakalı daha detaylı ve daha kapsamlı başka bir eser olmadığı düşünülürse 'Emret Komutanım'ın önemi daha iyi anlaşılabilir. Türk siyasetini anlamaya çalışan herkesin mutlaka okuması ve el altında bulundurması gereken bir kitap 'Emret Komutanım.'
Andrew Davison, Türkiye'de Sekülarizm ve Modernlik, Çev.: Tuncay Birkan, İstanbul: İletişim, 2002
Türkiye'de sekülerleşme olgusu ne zaman başlamıştır? Bu tür büyük dönüşümler için tam bir tarih vermek her zaman çok zordur. Osmanlı'da Sultan'ın örfi kanun yapma hakkı bu olgunun bir parçası olarak algılanabilir pekala... Öyleyse Fatih'e kadar götürülebilecek bir tarihtir sekülerleşmemizin tarihi... Batı'nın üstünlüğünün kabul edildiği 3. Selim dönemi, veya modernleşme önündeki son büyük engel, yeniçerilerin kaldırıldığı, 2. Mahmut dönemi de başlangıç kabul edilebilir. Türk tarihine daha geniş bir pencereden bakıldığında Atatürk devrimlerinin sekülerleşme sürecine ivme kazandırdığı ama başlangıcın çok daha eskiye dayandığını kabul edecektir. Türk sekülerleşmesi Atatürk'le de bitmemiştir. O'ndan sonra da dönüşüme uğramıştır. Aslında halen daha dönüşüme uğramaktadır. İçinde bulunduğumuz dönemde 'laiklik' kavramı etrafında dönen tartışmalar aslında o dönüşümün en doğal göstergesi...
Diğer bir söylemle, Türk sekülerleşmesi çok uzun bir zaman dilimin kapsar, çok farklı toplumsal kesimlerin ve çok farklı meşrepten kişilerin katılımının ürünüdür. Sekülerleşmeyi din karşıtı olarak algılayan ve algılamayan milyonlarca da bu sürecin bir parçasıdır. Türk sekülerleşmesi basitçe bir iki kişiye, bir iki kanuna indirgenemez. Andrew Davison tam olarak bunu yapıyor. Türk sekülerleşmesi Ziya Gökalp'e, Mahmut Esat Bozkurt'a ve Atatürk devrimlerine indirgeniyor. İnceleme boyutları bu bahsedilenlerin dışına çıkmayan bir kitaba neden Türkiye'de Sekülerizm ve Modernlik ismi verilir? Bahsi geçen sürecin karmaşıklığı ve oldukça canlı ve zengin tartışma zemini bu kadar basite indirgenerek nasıl katledilebilir? Doğrusunu söylemek gerekirse bu kadar dar bir çerçevede dahi kitabın hangi bulgusunun yeni olduğunu çözemedim. Mesela Niyasi Berkes'in Türkiye'nin Sekülerleşmesi kitabının yanında Davison'un kitabı bulgu düzeyinde şaka gibi kalıyor.
Bu sert eleştiriler kitabın tamamen yararsız olduğunu düşündüğüm anlamına gelmesin. Tam aksi, kitabın önemli bir başarısı var. O da, Atatürk devrimlerine yönelik Türk ve yabancı araştırmacıların yaklaşımlarında hakim olan temel varsayımları ortaya çıkarması. Sosyal bilimlere 1950'lerden itibaren modernleşme yazınının hakim olduğunu biliyoruz. Bu yazının toplumsal değişimlere ilişkin oldukça tartışmalı varsayımları vardır. Niyasi Berkes'ten Şerif Mardin'e, Bernard Lewis'ten Myron Weiner'e Türkiye örneğini çalışan araştırmacıların hemen hemen hepsi bu yazının bir parçasıdır. Yüzeysel olarak Türk sekülerleşmesine bakıldığında Türk örneği modernleşme yazınının vazgeçilmez bir örneğidir. Hele Atatürk modernleşme yazınını aslında kaleme alması gereken kişiydi.
Andrew Davison işte bu yazının Türk ve yabancı temsilcilerinin Türk sekülerleşmesine yaklaşımlarında ki temel varsayımları ortaya çıkarıyor. Veya Davison'un tabiriyle önyargıları... Davison'un son derece ağdalı dilini avamlaştırarak söylersem. Söz konusu araştırmacılar Atatürk devrimlerinde ve Türk sekülerleşmesinde görmek istedikleri birşeyler vardı. Aradıklarını görmekte zor olmadı.
Bu noktada Davison'a itirazım şu: bunu görebilmek için hermenötik yaklaşıma mı ihtiyacımız var? Sorun sosyal bilimlere pozitivist yaklaşımın sorunu değil bence... Sorun o yaklaşımı tutanların metodolojik eksiklikleri... Hermenötik yaklaşım sergilemeden de bu problem zaten görülebilirdi. Bu kadar basit değil mi?
Andrew Davison'un bu kadarcık bir eleştirinin ötesine geçtiğini de belirteyim. Türk sekülerleşmesine ilişkin iki duruştan bahsediyor Davison. İlk duruşu Türk sekülerleşmesinin din ve devleti birbirinden ayırdığını iddia ediyor. İkinci duruş Türk sekülerleşmesinin devletin dini tamamen kontrol etmessi olduğunu iddia ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın varlığı ikinci duruşu destekliyor. Durumu karmaşık hale getiren, Türk devlet adamlarının, Mahmut Esat Bozkurt bu noktada devreye giriyor, amaçlarının din ve devleti birbirinden ayırmak olduğunu iddia etmeleri. Bu nasıl bağdaştırılabilir? Davison'a göre ortada bir çelişki yok. Zira, Türk devlet adamlarının laiklik algısı dinin devlet politikalarına, eğitim ve yargıdaki etkisinin yokedilmesini içeriyor. Hiçbir şekilde din ve devlet arasıdaki kurumsal ilişkiler kastedilmiyor. Bu hermenötik yorumun ne kadar orijinal olduğunu okuyucunun yorumuna havale ediyorum.
Aslında Davison esas sorudan kaçıyor. Esas soru şu: Türk devlet adamları laikliği neden Davison'un iddia ettiği gibi anlamışlar? Çok eleştirdiği modernleşme yazınının hiç olmazsa bu soruya bir cevabı var. Atatürk'ün veya ondan önceki devlet adamlarının modern dünyanın gereksinimlerini anlamış olmaları... Doğru veya yanlış... Davison'un buna bir alternatif cevabı yok.
Kitap sonuç bölümü ile birlikte 314 sayfa... 142. sayfaya kadar kitap Türkiye'de sekülerleşme konusuna giremiyor. Bu sayfaya kadar iki konu hakim oluyor kitaba... İlki modernite, modernite hakkındaki yazın ve hakim yaklaşımın eleştirisi... İkincisi, hermenötik yaklaşımın esasları... Sadece Türk sekülerleşmesine ilgi duyanlar ilk 142 sayfayı gönül rahatlığı ile atlayabilir. Daha sonrasını anlamak için 142 sayfalık işkenceye katlanmak gereksiz. Bu iki tartışmadan sonra Ziya Gökalp'in fikirlerinin yorumlandığı uzun bir bölüm geliyor. Böyle bir kitapta Ziya Gökalp'e yer ayrılmasının sebebi oldukça dogmatik. Türk sekülerleşmesini ve onun en önemli taşıyıcılarını çok etkilemiş olması... Bu iddiada Taha Parla'nın etkisini görmemek mümkün değil... Zaten kitabın yazılmasına Taha Parla'nın bölümü de destek olmuş. Yani tek yanlı bir tarih okuması söz konusu burada... Kitabın ana konusu bir tek bölüme konu oluyor... Dördüncü bölüme...
Kitap ingilizceden çevrilmiş. Çeviriyi oldukça başarılı buldum. Türkçesi oldukça akıcı... Kelime seçiminde daha dikkatli olunabilirdi... Fakat, dikkatsizlikler istisna teşkil ediyor. Mesela, 'hegemonik ideal' nasıl bir tamlamadır? Veya 'akültürel' ne demek? –a ön eki ne zaman Türkçeleşti? Asiyasal diye bir kelime uydurabilirmiyim mesela? Kitabın gerçek ismi Türkçeye yanlış çevrilmiş. Aslı 'Secularism and Revivalism in Turkey.' Çevirmen bence daha doğru bir seçim yaparak 'revivalism' yerine 'modernite' koymuş. Zira Davison Türkiye'de dinsel uyanışa dair nasıl bir içgörü sunuyor bize en ufacık bir fikrim yok...
Kısaca, kitap her haliyle tam bir fiyasko... Hayatım boyunca sır olarak kalacak şey ise, böyle bir kitap Yale Universitesi yayınlarından nasıl yayınlandığı?
Diğer bir söylemle, Türk sekülerleşmesi çok uzun bir zaman dilimin kapsar, çok farklı toplumsal kesimlerin ve çok farklı meşrepten kişilerin katılımının ürünüdür. Sekülerleşmeyi din karşıtı olarak algılayan ve algılamayan milyonlarca da bu sürecin bir parçasıdır. Türk sekülerleşmesi basitçe bir iki kişiye, bir iki kanuna indirgenemez. Andrew Davison tam olarak bunu yapıyor. Türk sekülerleşmesi Ziya Gökalp'e, Mahmut Esat Bozkurt'a ve Atatürk devrimlerine indirgeniyor. İnceleme boyutları bu bahsedilenlerin dışına çıkmayan bir kitaba neden Türkiye'de Sekülerizm ve Modernlik ismi verilir? Bahsi geçen sürecin karmaşıklığı ve oldukça canlı ve zengin tartışma zemini bu kadar basite indirgenerek nasıl katledilebilir? Doğrusunu söylemek gerekirse bu kadar dar bir çerçevede dahi kitabın hangi bulgusunun yeni olduğunu çözemedim. Mesela Niyasi Berkes'in Türkiye'nin Sekülerleşmesi kitabının yanında Davison'un kitabı bulgu düzeyinde şaka gibi kalıyor.
Bu sert eleştiriler kitabın tamamen yararsız olduğunu düşündüğüm anlamına gelmesin. Tam aksi, kitabın önemli bir başarısı var. O da, Atatürk devrimlerine yönelik Türk ve yabancı araştırmacıların yaklaşımlarında hakim olan temel varsayımları ortaya çıkarması. Sosyal bilimlere 1950'lerden itibaren modernleşme yazınının hakim olduğunu biliyoruz. Bu yazının toplumsal değişimlere ilişkin oldukça tartışmalı varsayımları vardır. Niyasi Berkes'ten Şerif Mardin'e, Bernard Lewis'ten Myron Weiner'e Türkiye örneğini çalışan araştırmacıların hemen hemen hepsi bu yazının bir parçasıdır. Yüzeysel olarak Türk sekülerleşmesine bakıldığında Türk örneği modernleşme yazınının vazgeçilmez bir örneğidir. Hele Atatürk modernleşme yazınını aslında kaleme alması gereken kişiydi.
Andrew Davison işte bu yazının Türk ve yabancı temsilcilerinin Türk sekülerleşmesine yaklaşımlarında ki temel varsayımları ortaya çıkarıyor. Veya Davison'un tabiriyle önyargıları... Davison'un son derece ağdalı dilini avamlaştırarak söylersem. Söz konusu araştırmacılar Atatürk devrimlerinde ve Türk sekülerleşmesinde görmek istedikleri birşeyler vardı. Aradıklarını görmekte zor olmadı.
Bu noktada Davison'a itirazım şu: bunu görebilmek için hermenötik yaklaşıma mı ihtiyacımız var? Sorun sosyal bilimlere pozitivist yaklaşımın sorunu değil bence... Sorun o yaklaşımı tutanların metodolojik eksiklikleri... Hermenötik yaklaşım sergilemeden de bu problem zaten görülebilirdi. Bu kadar basit değil mi?
Andrew Davison'un bu kadarcık bir eleştirinin ötesine geçtiğini de belirteyim. Türk sekülerleşmesine ilişkin iki duruştan bahsediyor Davison. İlk duruşu Türk sekülerleşmesinin din ve devleti birbirinden ayırdığını iddia ediyor. İkinci duruş Türk sekülerleşmesinin devletin dini tamamen kontrol etmessi olduğunu iddia ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın varlığı ikinci duruşu destekliyor. Durumu karmaşık hale getiren, Türk devlet adamlarının, Mahmut Esat Bozkurt bu noktada devreye giriyor, amaçlarının din ve devleti birbirinden ayırmak olduğunu iddia etmeleri. Bu nasıl bağdaştırılabilir? Davison'a göre ortada bir çelişki yok. Zira, Türk devlet adamlarının laiklik algısı dinin devlet politikalarına, eğitim ve yargıdaki etkisinin yokedilmesini içeriyor. Hiçbir şekilde din ve devlet arasıdaki kurumsal ilişkiler kastedilmiyor. Bu hermenötik yorumun ne kadar orijinal olduğunu okuyucunun yorumuna havale ediyorum.
Aslında Davison esas sorudan kaçıyor. Esas soru şu: Türk devlet adamları laikliği neden Davison'un iddia ettiği gibi anlamışlar? Çok eleştirdiği modernleşme yazınının hiç olmazsa bu soruya bir cevabı var. Atatürk'ün veya ondan önceki devlet adamlarının modern dünyanın gereksinimlerini anlamış olmaları... Doğru veya yanlış... Davison'un buna bir alternatif cevabı yok.
Kitap sonuç bölümü ile birlikte 314 sayfa... 142. sayfaya kadar kitap Türkiye'de sekülerleşme konusuna giremiyor. Bu sayfaya kadar iki konu hakim oluyor kitaba... İlki modernite, modernite hakkındaki yazın ve hakim yaklaşımın eleştirisi... İkincisi, hermenötik yaklaşımın esasları... Sadece Türk sekülerleşmesine ilgi duyanlar ilk 142 sayfayı gönül rahatlığı ile atlayabilir. Daha sonrasını anlamak için 142 sayfalık işkenceye katlanmak gereksiz. Bu iki tartışmadan sonra Ziya Gökalp'in fikirlerinin yorumlandığı uzun bir bölüm geliyor. Böyle bir kitapta Ziya Gökalp'e yer ayrılmasının sebebi oldukça dogmatik. Türk sekülerleşmesini ve onun en önemli taşıyıcılarını çok etkilemiş olması... Bu iddiada Taha Parla'nın etkisini görmemek mümkün değil... Zaten kitabın yazılmasına Taha Parla'nın bölümü de destek olmuş. Yani tek yanlı bir tarih okuması söz konusu burada... Kitabın ana konusu bir tek bölüme konu oluyor... Dördüncü bölüme...
Kitap ingilizceden çevrilmiş. Çeviriyi oldukça başarılı buldum. Türkçesi oldukça akıcı... Kelime seçiminde daha dikkatli olunabilirdi... Fakat, dikkatsizlikler istisna teşkil ediyor. Mesela, 'hegemonik ideal' nasıl bir tamlamadır? Veya 'akültürel' ne demek? –a ön eki ne zaman Türkçeleşti? Asiyasal diye bir kelime uydurabilirmiyim mesela? Kitabın gerçek ismi Türkçeye yanlış çevrilmiş. Aslı 'Secularism and Revivalism in Turkey.' Çevirmen bence daha doğru bir seçim yaparak 'revivalism' yerine 'modernite' koymuş. Zira Davison Türkiye'de dinsel uyanışa dair nasıl bir içgörü sunuyor bize en ufacık bir fikrim yok...
Kısaca, kitap her haliyle tam bir fiyasko... Hayatım boyunca sır olarak kalacak şey ise, böyle bir kitap Yale Universitesi yayınlarından nasıl yayınlandığı?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)