17 Şubat 2011 Perşembe

Soner Yalçın, Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 2004

Lenin, Hitler, Mussolini, Rıza Şah Pehlevi, Emanullah gibi çağdaşlarından, Cemal AbdülNasır, Habib Burgiba, Muhammed Rıza Pehlevi, Henri Boumedienne'e kadar bir çok tarihi şahsiyetten Mustafa Kemal Atatürk'ü ayıran en önemli özellik belki kurduğu rejiminin hala büyük bir kırılma yaşamadan devam etmesidir. Ufukta bu rejimin bitmesini beklemek için ise bir sebep de gözükmüyor.

Kemalist rejime getirilmiş tepeden inmeci, halkla kopuk iddiaları ise son 10 yıllardaki gelişmelerle geçerliliğini yitirmiş olsa gerek. Bu başarı gerçekten harikuladedir. Bu başarının sebebini Atatürk'ün dehasında aramak kadar, kurduğu rejimin elitlerinin rejimi savunmasındaki başarıda da aramak gerekir. Bu ise bizi çok önemli bir soruya götürmektedir: Türk siyasi ve ekonomik elitinin iç yapısı nasıldır? Nasıldır ki, en birincil olarak nimetlendiği bir rejimin devamını başarıyla sağlayabilmiştir.

Soner Yalçın karşımıza çok ilginç İzmirli bir aile ile çıkıyor. Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiye'sine kalan topraklar içerisinde Batı ile bağlantısı en güçlü şehir kuşkusuz İzmir'di. Batı ile artan ticari ilişkiler neticesinde İzmir komprador sınıfın en önemli merkezi konumundaydı. Öyle bir aile düşünün ki İzmir'in en önemli ailelerinden birisi, ama şaşırtıcı olarak, ne levanten, ne rum ne de ermeni kökenli bu aile... Batının yerel kolları, dolayısıyla toplumun zenginleşen kesimleri, genellikle bu gruplardan geliyordu. Bu aile fertlerinin isimlerinden Türk kökenli oldukları anlaşılıyor.

Aileye dair daha magazinsel bilgilerde var. Ailenin o zamanki reisi İzmir'in ilk belediye başkanı. Türkiye'de profesyonel jokeyciliğin başlamasından tutun, futbol klübü kuruculuğuna kadar bir çok ilkte parmaklar bu aileden. İttihatçıların Enver ve Talat Paşalardan sonraki en güçlü isimlerinden Cavit Bey bu ailenin damadı oluyor. Adnan Menderes'in de bu aile ile akrabalık ilişkisi var... Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu'da öyle... Türkiye güzellerinden birisi bu aileye gelin gidiyor. Ve, soyisminde 'zade' ekini taşıması izni bir tek bu aileye veriliyor: 'Evliyazade.'

İlk önce böyle bir ailenin nasıl bu konuma geldiğinin ve aynı konumda nasıl kaldığının hikayesi çok önemli... Bu hikaye önemli sorulara cevap vermemize yardımcı olabilir. Türk elit sınıfına nasıl giriliyor? Orada nasıl kalınır? Elitler dünyasında ne gibi fırsatlar açılır? Ne gibi handikaplarla karşılaşılır? Elitler arası ilişkiler hangi kanallarla kurulur? Soner Yalçın'ın kitabında sunduğu bilgiler kısaca Türkiye'de siyasi, ekonomik ve toplumsal elitin iç yapısına dair önemli ipuçları veriyor . Türkiye örneğinden yola çıkarak siyasi ve ekonomik elitinin iç yapısının çözümlenmesi, siyaset bilimi ve sosyoloji'de çok önemli sorulara ışık tutabilecek ve yeni kuramsal açılımlar getirebilecek nitelikte konulardır. Ve bu konuların cevabı Evliyazadelerin veya benzerlerinin son iki yüzlük tarihinde bulunabilir.

Hakkını teslim edelim: Soner Yalçın'ın böyle bir ailenin varlığını ortaya çıkarması ve bağlantılarını gözler önüne sürmesi cidden çok büyük bir araştırmacılık örneği... Kitapta o kadar çok detay bilgi var ki, Soner Yalçın bilgisinin genişliği ile kendine hayran bırakıyor. Öte yandan bu genişlikle ters orantılı kuramsal sığlık insanı çok derin bir hayal kırıklığına uğratıyor. Bu kadar önemli ve geniş çaplı bilgilerle daha önemli tarihsel ve kuramsal sorulara cevaplar aranılamaz mıydı? Son zamana kadar oldukça marjinal bir kesimin ilgi alanında kalmış kimlerin sabataycı olduğu tartışmasına bu aile ile girilmesi tek kelime ile yazık olmuş.

Kitabın kuramsal marjinalliğine metod düzeyindeki problemlerini de eklemek gerek. Soner Yalçın Evliyazade ailesinin sabatayist olduğu iddiasına ulaşmak için oldukça sorunlu bir kaç varsayım ve bir iki kurama dayanıyor. Bu kuram ve varsayımlardan bazıları apaçık belirtilmemiş tabi ki. Örneğin, neden bülbülderesi mezarlığı tartışılmış. Belirleyebildiğim kadarıyla Soner Yalçın'a göre herhangi bir ailenin sabataycılığını gösteren temel olarak üç veya dört delil vardır. Bir aile bu delillere ne kadar çok uyuyorsa o kadar çok sabataycı oluyor.

Bu varsayımlar dışında Evliyazade için çok daha önemli başka bir varsayımı Soner Yalçın hizmete sokuyor. Ve bu varsayım kitabın ana dinamiğini oluşturuyor. Sabataycı aileler sadece birbirleriyle evlidir. Evliyazade'lerin sabataycı olduğuna dair en önemli delil sabataycı olarak bilinen ailelerle yaptıkları evlilikler.

Bu mantık silsilesi açıkça ifade edilmemiş gizli kuramlara dayanıyor. En problemli iki gizli kuramı hissetmek mümkün. Birincisi, dini veya mezhepsel kimliklerin zaman ve mekanla mukayyed olmayan değişmeyen bir özü vardır. Bu kurama göre 17. yüzyıldaki sabataycı ile 20. yüzyıldaki sabataycının kimlik kurgularında aynı kalan, değişmeyen bir öz vardır.

İkinci gizli kuram ise bireylerin sahip oldukları dini veya mezhepsel kimlikler o bireyin davranışlarınını tamamen kontrol ettiğidir. Buna göre herhangi bir sabataycının davranışını sabataycı kimliği belirler. Mesela bir sabataycı sabataycı olmayan birine aşık olup evlenmez. Soner Yalçın bu gizli iddiasına destek olarak Evliyazade ailesinden aile trajedilerini kitaba serpiştirmeyi unutmaz. Veya, sabataycı birisi siyasi veya ekonomik olarak faydacı bir evlilik yapmaz. Sabataycı dinsel kimlik o kadar güçlüdür ki, aynı dönemde bütün dünyada dinsel kimlikleri zayıflatan modernleşme-sekülerleşme cereyanlarından etkilenmemiştir. Mesih'in bülbüllerin öttüğü bir yerde dünyaya ikinci kez ineceğine inanıp Bülbülderesi'ne gömülmeyi yoksa kimse ister? Tabi ki şu an bülbülderesinde hiçbir bülbülün kalmamış olmasının bir önemi yoktur. Eğer bu iddialar cidden doğruysa ortada çok ilginç bir olgunun olduğunu itiraf etmeliyiz.

Soner Yalçın'ın Türkçesi oldukça sürükleyici. Konuşur gibi yazması kitabı akıcı kılıyor. Türkçe kelimelere sadakatini ise takdir etmek gerekir. Üslübunda ki problem daha çok bölüm içi organizasyonla alakalı. Soner Yalçın daldan dala atlayarak konusunu kurguluyor. Gereksiz sayılabilecek bilgiler okuyucuyu ezmek için veriliyor sanki. Haddini bil karşında konuşan Soner Yalçın der gibi. Dolayısıyla bu kitaba başladığınızda ben birşey bilmiyorum deyip cehaletinizi baştan kabul etmekte fayda var. Bütün kitabın organizasyonu görece olarak daha iyi. Ailenin hikayesi tarihsel oluş sıralarına göre düzenlenmesi bunda etkili olmuş.

İçinde barındırdığı benzersiz bilgiler ile Efendi 1'i sahasında tek... Türk tarihinin tekrar yazılmasında mutlaka müracaat edilmesi gereken bir kitap. İddia edilen bilgilerin kaynaklarına dair bilginin olmaması ise en önemli sorunu. Herşeye rağmen Türk elit aileleri aralarındaki karmaşık ilişkiler ağında oldukça eğlenceli bir yolculuk için 'Efendi 1' okunmalı.

Hamid Dabashi, İran: Ketlenmiş Halk, Çev. Emine Ayhan, Metin Yayınları, 2009

İslam dünyasının Batı ile ilişkiye girme süreci oldukça travmatik olmuştur. Bu travmanın nedeni hiç kuşkusuz ilişkinin eşitsiz yapısıydı. Batının kuralları ile oynanan bu ilişkide İslam dünyasının tercih şansı bile yoktu. Zorla bu ilişki İslam dünyasına giydirildi. İslam dünyasından daha travmatik yaşayanlar da oldu bu ilişkiyi.

Hiç kuşkusuz benzer travmaların en şiddetlisini Çin yaşadı. 19. yüzyıla kadar İngiltere'nin sürekli ticaret açığı verdiği bir ülkeydi Çin. İngiliz aklı afyonu keşfetti. Afyon satışı ile ticaret açığını kapattı hatta fazlasını bile elde etti. Çin'in aristokratik elit ailelerinin çocukları afyon bağımlısı haline geldi. Öyle bir eşitsizlikti ki içine düştüğü bu durum, kendi halkını korumak adına afyon ithaline yasak bile koyamadı. Koymak istedi, İngiltere ile savaşmak durumunda kaldı. Ve İngiltere'nin elinde tarihinin en küçük düşürücü yenilgisini tattı. Neticede 19. yüzyıl sonunda merkezi otorite yıkıldı. 20. yüzyıl ortasına kadar Mao bitirine kadar Çin iç savaşın içindeydi.

İran'ın travması da benzerdir. Kuzeyde Rusya, doğuda İngiltere... 19. yüzyıl boyunca İran bu iki süper güç arasında sıkıştıkça sıkıştı. Osmanlı, Mısır, Tunus, Japonya örneklerinde görüldüğü üzere İran da bu ilişkiden çıkışı Avrupa'ya benzemeye çalışmakta buldu. Bu süreç batılılaşma diye isimlendirildi. İsmin çağrıştırdığı eşitsizlikten ötürü ise akademisyenler daha nötr olan modernleşmeyi tercih ettiler.

İster batılılaşma ister modernleşme... Süreç aslında aynıdır. Doğrudan koloni tecrübesi yaşamamışların kendi iradeleriyle batının kurumlarını ithal etme sürecinin adlarıdır bunlar. Daha sonra koloni yönetiminden çıkanların çabaları da aynı isimlerle adlandırıldı. Bu süreç nasıl bir süreçtir? Neler değişir? Nasıl değişir? Değişim neler içerir? Sancıları nelerdir? Bu sorular halen daha geçerliliğini koruyan önemli sorulardır. Sosyal bilimlerin dinamiğini bu sorulara cevap kaygısı oluşturur. Hamid Dabashi'nin 'İran: Ketlenmiş Halk'ında batılılaşma veya modernleşme sürecinde bir toplumun değişimine tanık olursunuz. Her ne kadar kendisi kitabını bu kuramsal çerçeve içinde sunmamış olsa da..

Hamid Dabashi'nin hedefi oldukça basit: Amerikan akademi ve populist yazınında çizilen İran resminin çarpıklığını göstermek... Bu çarpıklığın kaynağı ise bizzat İranlıların kendisi ve bazı oryantalistler... Şöyle ki... 1979 İran Devrimi ve peşinden Amerikan konsolosluğunun ögrenciler tarafından işgali İran'ı Amerikan kamuoyununun gündemine çıkmamak üzere soktu. Bu gündem akademik hayata da etki etti ve İran çalışmalarına önemli bir ivme kazandırdı. Devrim zoruyla veya daha sonra Amerika'ya göç etmiş İranlılar ve onların Amerika doğumlu çocukları bu artan akademik ve daha çok populist talepten birinci derecede fayda sağlayanlar oldu. Çizdikleri resim oldukça basitti: kapkaranlık bir rejimin İran'ı esir aldığının resmi...

Mesela, Azer Nefisi'nin 'Tahran'da Lolita Okumak'ı akademik bir kitaptan beklemeyeceğiniz bir bayağılıkla bu resmi çizer. Tam da Amerikalıların görmek istedikleri gibi bir resimdi bu... İran üzerine yazan İranlıların ailelerinden miras aldıkları veya kendi deneyimleriyle büyüttükleri rejim düşmanlıkları ise bu işin itici gücü oldu.

Bu süreçte istisna sayılacak İran'a ve İran tarihine daha objektif yaklaşan önemli sosyal bilimci ve tarihçiler de çıktı. Said Arjomand, Hamid Algar, Fariba Adelkhah akla gelen ilk isimler.. Bu bir avuç İranlı'ya Hamid Dabashi'yi de eklemek gerek. Amerika'da yaşayan birisi olarak İran rejimine karşı. Ama bu karşılık gözlerini kör etmemiş. İran tarihinin kendine has bir zenginliği ve bu zenginliğin oldukça kozmopolit bir yapısının olduğunu vurguluyor kitap boyunca... İran'daki rejimi tam da bu noktada eleştiriyor. İran'ın zenginliği olan bu kozmopolit yapıyı yok etmeyi projesinin bir parçası yapmış rejim.

İran'ın 1979 Devrimi bile o kozmopolit yapının sadece diğer bir dışa vurumu. Kesinlikle şiilik ve şii dini kurumlarının tek başına gerçekleştirdiği bir olay değil. Fakat onlarsız da olmamıştır. Azer Nefisi ve diğerlerini bu noktada ağır eleştirir Dabashi. Ona göre Azer Nefisi 1979 devriminin anti-emparyalist yanını ve kozmopolit yapısını gözden kaçırır. Ve yaptığı son derece bayağı benzetme ile önemini sıfırlar.

Bu benzetmeye göre İranlı kadınlar, başta Azer Nefisi, Vladimir Nobokov'un meşhur romanındaki Lolita'dır. Çocukluğu, hayalleri, masumluğu ise çalınmıştır. Çalan Humbert'leri ise sert bakışlı bir yabancıdır. Bu yabancı kafasında hayal ettiğini İran üzerinde denemek istemektedir. Lolita gibi çaresiz, kaderin kendilerine biçtikleri hayatı yaşamak kalır sadece onlara.

Hamid Dabashi, Azer Nafisi'nin Paul Wolfowitz ve Bernard Lewis ile olan kişisel bağlantılarına bakıp Azer Nafisi'nin anlatısının Amerika'nın emperyal politikalarının bir parçası olduğunu iddia eder. Amerikalılara verilen mesaj açıktır ona göre: Lolitaları Humbert'in elinden kurtarın. Böylece İran'a muhtemel bir saldırının alt yapısı hazırlanmak istenmektedir.

Nefisi'nin gerçek niyetinin ne olduğunun akademik açıdan pek bir önemi yok aslında. O İran resmini çekenlerden sadece birisi... Değişik kişiler tarafından çekilen İran resimleri Dabashi'nin şikayet ettiği kadar İran tarihini basitleştirmiş, tekdüze göstermiştir. Dabashi bu tekdüzeliğin oluşturduğu yanlış İran imajını çizmek düzeltmek için, İran tarihinin son 100 yılının bir panoramik resmini çizer bize. Bu resimde İran'ın son 100 küsür yıllık tarihindeki belli başlı akımlar kendini bulur. Şiilik ve şii kurumları önemlidir mutlaka. Onların içindeki ayrımları da unutmamak gerek. Silme aynı düşünen tek bir kütle değildir bunlar.. Sol akımı da unutmak olmaz. Sol akımda 1979 devriminin önemli bir saçayağıdır. Ta ki, devrim sonrası devleti ele geçiren mollaların onları yok etmesine kadar.

Milliyetçiler ve batılılaşmacılar da bu resmin bir parçası. Bu resim aynı zamanda İran şiirinin, romanının ve en sonunda sinemasının son 100 yıl içindeki dönüşümünü unutmuyor. Dönemlere ayrılmış son yüzyıl tarihinde bahsi geçen güzel sanatlardaki değişimi de tartışmış Hamid Dabashi. Ayrıca resim yazarın kişisel hikayeleriyle de süslendirilmiş, renklendirilmiş. Bu kişisel hikayeler soyut kaçan tarihe et ve kemik olmuş, canlılık vermiş.

Böylelikle Hamid Dabashi oldukça renkli bir İran resmi çiziyor bize... Hedef belirlediği üzere İran tarihinin oldukça kozmopolit yönünü nazarımıza veriyor ve hayatın siyah-beyaz kategorilere indirgenemeyeceğine, daha renkli daha karmaşık olduğuna dair güzel bir anlatı sunuyor.

Aslında Hamid Dabashi bir tarihçi değil. Mesela, Türkçeye de çevrilen İran sineması üzerine bir kitabı var. Tarihçi olmadığı için İran tarihine dair orijinal yeni bir bilgi beklememek lazım kitabı okurken. Kitapta sunulan İran tarihi herhangi bir kitapta defalarca tekrar edilenle aynı. Fakat farklı farklı kitaplarda anlatılanları iyi bir sentezle oldukça anlaşılır bir dille biraraya getirdiğini teslim etmek gerekir. Bu tarihsel malzemeye kendi uzmanlığındaki konuları, şiir, roman ve sinemayı, eklemesi kitabı diğer İran kitaplarından ayırıyor. Fakat bu ekleme biraz iğreti kaçmış sanki... Bu döneme ait güzel sanatlardaki gelişmelere de bakalım tarzı bir girişle konuya girmiş. Yani herhangi bir okuyucu sadece bu bölümleri okusa ve İran tarihini az buçuk bilse bir gariplik hissetmez. Bu alandaki tartışmalarını kitabın bütününe yedirememiş yazar. Bu ise kitabın akıcılığını oldukça olumsuz etkilemiş.

Hamid Dabashi kitabında güzel sanatların son 100 yıldaki dönüşümüne yoğunlaşsaydı ve bu dönüşümü de daha makro tarihsel dönüşümlere bağlasaydı daha enfes bir çalışma olurdu. Böyle bir kitap İran'daki güzel sanatlardaki dönüşümü daha iyi anlatacaktı bize. İran sinemasının 1979'den sonra kazandığı büyük başarı bir tesadüf mü? Sinemanın ele aldığı konularla 1979 sonrası toplumsal, siyasi ve ekonomik yapılar arasında bir ilişki var mı? Bu dönemde neden sinema hem roman hem şiirden daha çok öne çıkıyor?

Bu sorular cevaplanmamış çünkü bu sorular sorulmamış. Tamam kitabın ana hedefi bambaşka.. Ama sebep sadece hedefin başka olması değil. Dabashi'de tarihsel olay ve dönüşümlerin sebeplerine inme konusunda ciddi bir çekingenlik görüyorsunuz. Bu çekingenlik ise kitabındaki analitik eksikliği açıklıyor. Bu çekingenliği akademik meşrebine ilişkin ipucu veriyor. Edward Said doğrultusunda tarihi açıklama değil de, anlamlandırma isteği ağır basıyor Dabashi'de... Azer Nefisi tartışmasında görüldüğü gibi bu istek onu kolayca komplo teorisyenine dönüştürebiliyor. Nefisi hakkındaki iddiası yanlış veya doğru demiyorum. Sadece herhangi bir kitabın konusu ile onun konjonktürü arasındaki ilişkiden niyet okuyamazsınız diyorum.

Kitabın Türkçesi oldukça akıcı. Cümle düşüklükleri, çeviri çalışmalara mahsus sıkıntılar kitapta göze batmıyor. Kitabın takibini kolay kılan diğer bir unsur, yazarın kendi alanına has akademik jargonlardan kaçınması olmuş... veya çevirmenimiz o jargonları uygun Türkçe karşılıklarıyla kapatmış.

İran'ı merak edenlerin İran tarihine giriş mahiyetinde okuyabilecekleri güzel bir çalışma Dabashi'nin 'İran: Ketlenmiş Halk'ı...

Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl Tarihi: 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, Everest Yayınları, 2006

Bu kitabın tahlili niteliğinde sadece 'diğer bir Hobsbawm klasiği' demek kafi olurdu herhalde... 19. yüzyılı ancak üç cilde sığdırabilen bu deha, 20. yüzyılı bir tek cilde sığdırarak kendini aşıyor. Tarihçilerin Hobsbawm'ı sevmediğini duymuştum. İlk başta garip gelmişti... Ama, hak vermesem de, düşündükçe anlıyorum. Gittikçe daha da az göreceğimiz bir tarihçi o. Belki de büyük dünya tarihi yazıcılarının sonuncusu. Çünkü her bir araştırma alanının gittikçe bölündüğü ve birbiri ile konuşmayı kestiği bir çağda yaşıyoruz. Siyasetten, iktisada, sosyal hayattan, kültürel hayata, sanattan bilime bir çok alandaki değişimleri kitabına konuk eden birisi görmeye alıştığımız ve görmek istediğimiz şablona pek uymuyor doğrusu...

Hobsbawm tarihi dönemlere ayırarak ele alır. Bu anlamda diğer tarihçilerden pek bir farkı yoktur. O döneme damgasını vuran belirli bir özellik etrafında hikayesini kurgular. Değişik alanlarda gerçekleşen olaylar o belirli özelliğin etrafında gözünüzün önüne serilir. Mesela, 19. yüzyılı ele aldığı 3 ciltte söz konusu yüzyılı üç döneme ayırır. İlk cilt sanayi inkilabı ve fransız ihtilalına konu olduğu için kitabı İhtilaller Çağı olarak isimlendirilir. 20. yüzyılı konu alan bu kitabın ismi Aşırılıklar Çağı... Hobsbawm'a göre geçen asrın en önemli özelliği her alanda aşırılıklara şahit olmamız.

20. yüzyıl 1914'te Birinci Dünya Savaşı ile başlıyor. Aşırılıkların ilk örneği. Milyonlarca insanın savaş alanlarında kıyımdan geçtiği, milyonlarca insanın topraklarından sürüldüğü, devletlerin ekonomilerini tamamen savaşa yönlendirdiği bir savaştı bu... İngiltere'den Osmanlı'ya katılan her ülkenin çok acı bir fiyat ödediği bir savaştı bu... Çılgınlık bu savaşla da bitmedi. İkinci Dünya Savaşı'ında taraflar bir kez daha karşı karşıya geldi. Aşırılıklar bu savaşta da hakim oldu. Amerika Birleşik Devleti sırf bu savaş için 519 milyon çift çorap ve 219 milyon pantolon sipariş veriyor. Birinci dünya savaşının en önemli neticesi komünism hayaletinin kapitalist dünyanın merkezinin rüyalarına girmesi oluyor. Takip eden dünya ekonomik buhranı devleti ekonominin içine çekiyor. İkinci dünya savaşının bitişine kadar ki dönem her açıdan insanoğlu için bir yıkımdı... Bu yıkımın büyüklüğüne kitabın ilk bölümünde şahit oluyoruz. Bu bölüme verilen isim de bunu yansıtan bir isim: 'Felaketler Çağı.'

İkinci dünya savaşı bittiğinde geleceğe dair ümitsiz olmayan tek bir isim yok sanki... Fakat tarih bizim için farklı bir dönem hazırlıyordu. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nin yeni süper güçler olarak ortaya çıkması soğuk savaşı getiriyor. Görünüşte her an nükleer savaşın eşiğinde olan bir dünya böylece başlıyor. Fakat göründüğü gibi bir dönem değil bir dönem... Avrupa yüzyıllarca süren savaşlar dönemini ikinci dünya savaşının bitişi ile kapatmış oluyor. Dünyanın kıyısında köşesinde kalan bölgeler hariç büyük çaplı çatışmalar olmuyor bu dönemde... Tam tersi özellikle ekonomik anlamda dünya yeni bir iktisadi büyüme rampasına biniyor. Bunun en önemli sebebi daha önce savaş ekonomisi yöneten devletin aynı şeyi daha barışçıl yollara yönlendirmesi... 1973'e kadar sürecek olan bu dönemin ismi de bu parlak döneme yakışır bir isim oluyor: 'Altın Çağ.' Bu döneme bir de sosyal bir devrim damgasını vuruyor. 8,000 yıllık bir iktisadi hayat biçiminin, köylülüğün, sonu hemen hemen geliyor. İşçi sınıfının birlik ve beraberliğini kaybetmesi... Feminist hareketin ortaya çıkışı... Bu aynı sosyal devrimin parçaları... Kültürel devrimde bu altın çağın bir parçası... Aile kurumunun evlilikte yaşanan değişimlerle zayıflıyor olması.. Kapitalist ekonominin tüketimi tabana yayması neticesinde ortaya çıkan yepyeni bir gençlik... Üçüncü dünyanın ortaya çıkışı da bu dönemin ürünü... Batı'dan bağımsızlığını kazanan bu yepyeni dünyanın bu döneme çok büyük hayallerle başlıyor. Yüzyılın son bolümü bu hayallerin büyük oranda yıkılışının hikayesi... Gecikmiş üçüncü dünya devrimleri bu hayal kırıklığının neticesi... 1973 petrol krizi ile başlayan bu dönemde Batı'nın Altın çağı da bitiyor. Altın çağ'ın dönüştürdüğü toplumda İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan birliği de devam ettirmek imkansız hale geliyor. Bu toplumsal birlik Batı'da solu hükümete getirmişti. Thatcher ve Reagan'ın gelişi Altın çağ'ın da noktasını koyuyor. Sovyetler Birliği'nin yıkılışı ve komünism'in bir alternatif olarak ortadan kalkması ile 20. yüzyıl da sona eriyor.

Hobsbawm'ın Aşırılıklar Çağı'nı bu kısa tahlilde hakkını vererek yorumlayabilmem imkansız. Kitabın kendisi zaten koskoca bir 80 yıla yaklaşan tarihini özeti niteliğinde... Bu kitapta tarih gözünüzün önünde koca bir nehir gibi akıyor. Bazen sakin, bazen derin, bazen hırçın... Bazen geleceğimiz hakkında ümitsizliğe kapılıyorsunuz... Bazen parlayan gözlerle bakıyorsunuz geleceğe... Ve tarihin insanoğlu için daha ne acıları ve daha ne sevinçleri hazırladığını merak etmeden edemiyorsunuz.

M. Şükrü Hanioğlu, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Zihniyet, Siyaset ve Tarih, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2006

Cumhuriyetimiz 1923 yılında ilan edildi. Takip eden 10 yıl içerisinde Türk devletinin yeni sahipleri özellikle kültürel alanda oldukça köklü değişimlere imza attı. Devlet eliyle yapılan bu değişimi Türk tarihi içerisindeki konumu itibariyle nasıl yorumlamak gerekir? Rejimin kendisi bu değişimleri geçmişten köklü bir kopuş olarak algıladı ve öyle yansıttı. Buna göre yeni cumhuriyet Türk tarihinde açılan yepyeni bir sayfa idi. 10. yıl marşında denildiği üzere, "On yılda 15 milyon genç yarattık en baştan."Yeni düzen bu görüşünü oldukça başarılı bir şekilde yeni cumhuriyet nesillerine kabul ettirebildi. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında. Aykırı ses olabilecek her kesim büyük bir ustalıkla susturuldu. 1933 Üniversite kıyımı, Takrir i Sükün kanunu ile evcilleştirilen basın, ve devlete göbekten bağlı aydınlarımız ile birlikte ilk okuldan liseye devlet okulları ile çepeçevre kuşatılmış, yüzde 90'lara varan okuma yazması oranı ile büyük oranda taşralı bir halk... Aynı görüşü halen daha devletin en tepesindekilerden dinleyen bir halk. 'Ümmet anlayışından kurtulma, ulus olma bilincine ulaşma, bireyin yurttaş konumunda yüceltilmesi, aklın ve bilimin öncülüğü...' Bana daha şaşırtıcı gelen ise yeni düzenin aynı görüşü yabancı fikir çevrelerinde de kabul ettirebilmesi oldu. Hani araştıran, soran, irdeleyen diye övdüğümüz, aklı ve bilimi rehber kabul ettiğine inandığımız Batı akademik çevrelerinde bizzat devletin başındakilerin ağzından çıkan bu hikayeyi aynen dinlemek mümkün. Bu anlamda cumhuriyet dönemi tarihçi, sosyolog ve siyaset bilimcilerimiz dünya tarihinin en başarılı PR'ına imza attıklarını belirteyim.

Cumhuriyet gerçekten köklü bir kopuşmuydu? Öncelikle şunu gözönünde bulundurmak gerek... Türk devletinin yeni sahiplerinin tamamına yakını Osmanlı'dan bize kalan bakiyedir... İnkilabın en başındaki insan, Kemal Atatürk, eski bir Osmanlı generaliydi. İsmet İnönü farklı değildi... Yeni devletin genel kurmay başkanı Fevzi Çakmak Ankara'ya geçmeden evvel Osmanlı ordularının genel kurmay başkanlığını ve Harbiye nazırlığını yapıyordu. Öyle ki devletin yeni sahiplerinin rakipleri de Osmanlı bakiyesidir. Kazım Karabekir Atatürk gibi eski bir Osmanlı generaliydi.. Aralarında bir tane Lenin yoktu. O dönemin ne gazetecisi, ne aydını, ne işadamı, ne üniversite hocası, ne de milletvekilleri farklıydı. Eski bakiye yeni bir isimle eski yaptığı işe devam etti. En iyimser ifadeyle cumhuriyetin kurulması süreci aslında Osmanlı bakiyesi arasındaki bir iktidar mücadelesiydi.

Yani cumhuriyetle Türkiye'deki iktidar ilişkilerinde, halkı ilgilendirecek boyutlarda, değişen bir şey olmadı. Peki başka alanlarda köklü kopuşlar yaşandı mı? Şükrü Hanioğlu'nun Osmanlı'dan Cumhuriyet'e isimli kitabını bu sorular arkaplanında değerlendirmek lazım. En başta şunu belirtelim. Bu kitap bir derleme.. Hanioğlu'nun Zaman gazetesinde yayınladığı yorumların toparlanmasıyla oluşturulmuş. Sadece bir yazı daha önce Milliyet'te yayınlanmış. Bu yorumlar güncel olay ve tartışmaların tarihsel kökenlerine inme gayretinin ürünü. Yani Hanioğlu Cumhuriyet, Osmanlı'dan bir kopuş muydu? sorusuna cevap aramak adına yola çıkmamış. Fakat yazılar toparlandığında ortaya çıkan kitap esas olarak bu soruyu irdeliyor. Kitabın içerdiği 50 küsür yorum Cumhuriyeti kuranların yenilik iddiasına oldukça aykırı sayılabilecek bir resim çiziyor bize. Bırakın Cumhuriyet'in köklü bir alt üst oluş olmasını, Osmanlı'dan kalan öyle kökleşmiş bir bakiye ki günümüzün güncel olay ve tartışmalarını bile şekillendiriyor.

Kitap 4 ana bölüme ayrılıyor. Her bir bölüm birbiri ile alakalı sayılabilecek konularda Osmanlı mirasını ele alıyor. İlk bölüm, din ve bilim karşıtlığı temeli üzerine kurulmuş çağdaşlaşma anlayışını irdeliyor. Günümüzde dinin toplumsal ve siyasi hayatımızdaki yeri ne olmalı sorunu çerçevesinde ortaya atılan görüşlerin felsefi çıkış noktasının Osmanlı aydınlarının yaptığı bir bileşim olduğunu öğreniyoruz. Bu felsefi bileşim aynı zamanda bizim çağdaşlaşma anlayışımızı da derinden etkiliyor. Bu bölümün en çarpıcı yazılarından birisinde Hanioğlu Max Weber'in Protestan Ahlakı ve Kapitalizm tezini irdeliyor ve oldukça güçlü itirazlarda bulunuyor. İkinci bölüm, Osmanlı'dan Cumhuriyete kalan aydınları, basın ve üniversiteyi irdeliyor. Buradan ortaya çıkan resim bu farklı bir fikir üretim kesimlerinin yeni Cumhuriyet düzenine nasıl bağlı olduğu sonucu oluyor. 'Çıracının şahidi bozacı' yani... Hanioğlu'nun bu resmi aslında bütün bir cumhuriyet döneminde ortaya konan çalışmaları sorgulamamız gerektiğini ifade ediyor. Üçüncü bölüm, Osmanlı'dan arta kalan siyaset anlayışımızı sorguluyor. Bu siyaset anlayışısı demokrasi, azınlıklar, milli kimlik ve dış politika alanlarında aldıkları şekille örneklendiriliyor. Son bölüm ise daha genel bir çerçevede Osmanlı mirasını ele alıyor. Ermeni meselesi, çeteler, tarihçilik anlayışımız bu bölüme konu olmuş.

Kitap güncel olay ve tartışmalardan yola çıkarak yakın tarih bilgilerimizin yapı bozumunu oldukça güçlü bir şekilde yapıyor. Kitabı bitirdikten sonra son dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyete ilişkin bilgilerimin hepsine neredeyse soru işareti koydum diyebilirim. Herhalde yıkılan en güçlü efsane ise Cumhuriyet'in Türk tarihinde köklü bir kopuş olduğu efsanesi...
Kitabın en önemli zayıflığı derleme olmasından kaynaklanıyor. Hanioğlu hoca yorumları kaleme alırken amacında bunu nihayetinde bir kitaba dönüştürmek varmıydı bilemiyorum. Öyle olmasa bile yorumların bu kadar uyumlu bir şekilde bir kitapta toplanabilmesi, bir akademisyen ve aydın olarak kafasının aynı sorular etrafında düşündüğünü gösteriyor. Öte yandan kitapta ele alınan konuların birbirinden çok farklı konuları içermesi her birinde yapılması gereken derinlemesine ele alınmayı mümkün kılmıyor. Mesela din ve bilim ilişkisine aydınlarımız ve devlet adamlarımızın bakış açısı bir iki makale ile ele alınabilecek bir konu değil. Hanioğlu hocanın tek başına bir kitap yazabileceği bir konu bu. Diğer konularda farklı değil. Çeteler meselesi halen daha gündemimizde olan bir konu ve üzerinde ciddi akademik araştırmaların eksik olduğu bir konu. Bence kitabın en etkileyici makalesi Weber'in tezinin tartışıldığı makale mutlaka daha da genişletilip kitap haline getirilmeli. Kapitalist sürece eklemlenmemizde dini grupların rolüne dair modernist yaklaşımı bir kenara bırakıp gerçekte ne olduğuna ilişkin çalışmalara sıra gelmeli artık.

Kısaca Hanioğlu her bir yorumunda cevap verdiğinden daha çok soruyu kafamızda oluşturuyor. Doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin, Türkiye üzerine gelecekte düşünecek ve yazacakların onlarca çok önemli soruyu çıkarabilecekleri bir hazine bu kitap...

Kitabın diğer önemli bir zayıflığı Türkçesi... Öncelikle yazarın cümleleri bazen çok uzun olabiliyor ve bu yazarın mantığını takip etmeyi o cümlelerde zorlaştırıyor. Türkçe kaynaklı olmayan kelimelerin sıklıkla kullanılması bu zorluğu daha da çok artıyor. Vülger, monolitik, entellektüel, popüler, mekanist, reformasyon, parametre, mecmua, tenvir, tenevvür, müradif, tevarüs, müdafi sadece bazıları... Bununla ek olarak yorumlarda sıkça geçen kişi, kitap, ve felsefi duruş isimlerini bildiğiniz varsayılmış. Alman vülgermateryalizmini bilmiyorsanız, veya yazıda geçen kişiler veya kitaplarına dair hiçbir fikriniz yoksa kitaptaki yorumları internet veya bir ansiklopedi eşliğinde okumanız gerekebilir.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kalan bakiyenin güzel ve kapsamlı bir dökümü için bu kitap herşeye rağmen okumaya değer...

Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halkları Tarihi, Çev.: Sevinç Sayan Özer, Ankara: İmge Kitabevi, 2005

Herhangi bir insan topluluğunun sıfırdan ekonomik, siyasi, ve kültürel açıdan dünyanın en tepeye yolculuğunun hikayesi her zaman heyecan vericidir... Osmanlı'nın yıkılışını okurken kitabın bitmek bilmemesini, yükselişinin ise bir solukta bitivermesini hangimiz tecrübe etmemişizdir. İlber Ortaylı hocamızın kitabına isim verdiği gibi, Osmanlı'nın en uzun yüzyılı 19.yüzyıldı belki de. O yüzden son 500 yıldır sürekli yükselişi ile, Amerika Birleşik Devletleri'nin hikayesi tarihin en heyecan verici hikayelerinden birisidir.

Dünya tarihinin kıyısından merkezine yolculuktur bu hikaye. Tarih öncesi zamandan kalma avcı ve toplayıcı toplulukların mekan tuttuğu bir yerden dünyanın hemen hemen her açıdan en gelişmiş topluluğunun mekan tuttuğu bir yere dönüşümün hikayesidir...

Amerikalılar'da bunun farkındadır. Onlara göre kıtaya ilk yerleşen ataları dünyanın geri kalanı uyurken bitmek bilmeyen bir enerji ve tatmin olmaz bir keşif arzusu ile okyanuslar geçmiştir. Kendi dünyamızı düşündüğümüzde bunda haksız da sayılmazlar. Veya, kurucu ataları (Washington, Jefferson, Madison ve diğerleri) özgürlüğün gerçek savaşçıları ve halkına bu özgürlüğü kağıt üzerine dökmeleri ile bahşeden büyük devlet adamlarıdır.

Dünyanın her yerinden, her ırkından, her dilinden insana kucak açmış, gelen herkesi eşit kabul edip yer açmış, toprak göstermiş, iş-aş vermiş, bir potada eritip tek bir millet haline getirmiş bir yerdir Amerika... Fırsatlar ülkesi... Her amerikalı çocuğun başkan olmayı hayal edebildiği hayallerin zorlandığı ve aşıldığı ve yeni hayallerin kurulduğu ülke... Bazı noktalardan hayran olmamak elde de değildir cidden. Düşünün ki bu ülke daha 1800'lü yılların başında New York şehrine dökülen Hudson nehrinden 400 küsür kilometre batıdaki Erie gölüne kanal açıp gemi ticareti yapabiliyordu.

Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihi aynı zamanda bizim Devlet-i Aliye'mizin yıkılışının hikayesidir. Cumhuriyetimizin tekrar yükselişi de yine o hikaye de gizlidir. Tembelliğimiz, rahata düşkünlüğümüz, çalışmadan terlemeden para kazanma ve zenginleşme arzumuz, araştırmanın zor yolunu tutmayıp komplo kuramlarına bel bağlayışımız, adam kayırmacılığımız, ümitsizliğimiz, birlik ve beraberliğimizi şahsi menfaatlerimize feda etmekliğimiz... Bunların bizi nasıl eski tabirle 'kurun-u vustada' bıraktığını Amerikan tarihini okuyarak anlayabilir, daha net görebiliriz.

Howard Zinn'in Amerika Birleşik Devletleri Halkları Tarihi kitabını bu düşüncelerle elime aldım. Amacım sadece Amerikalıların hikayesini görmek değildi, kendi hikayemizi de görmekti. Kitap 1492 yılı ile yani Kristof Kolomb'un yeni kıtaya ayak bastığı yıl ile başlıyor ve günümüze kadar ki Amerikan tarihini anlatıyor. Fakat bu kitap diğer tarih kitaplarına benzemiyor. Şöyle ki: klasik Amerikan tarihi kitapları destansı bir havada ilk Avrupalıların kıtayı keşfi, yerleşmesi, kaynaklarını keşfetmesi, İngilizlere karşı verilen kahramanca bağımsızlık savaşı, vs.vs. yi anlatır. Howard Zinn'de aynı hikayeyi sunuyor aslında... Yepyeni bir tarihsel kurgu ile karşımıza çıkmıyor. Ama Zinn'i ayıran çok önemli bir özellik var. O aynı hikayenin farklı bir yönüne bakıyor. Genelde unuttuğumuz, gözardı ettiğimiz. Kendi tarihimizi okurken ve yazarken sıklıkla kaçındığımız bir yönüne bakıyor... Kaybedenler yönüne. Winston Churchill'in meşhur sözüdür ya, 'Tarih kazananlar tarafından yazılır.' Peki kaybedenlere ne oldu?

Mesela, Kolomb'un cesareti, keşif arzusunun nazara verilmesi ile Amerikan tarihinin kahramanlarından birine dönüştürülmesine isyan ediyor, ve işlediği insanlık dışı cinayetleri ve suçları gözümüzün önüne seriyor Howard Zinn. Kralına getireceği altınların ve ipeklerin yüzde 10'u, yeni keşfedilen yerlerin valilikleri, ve okyanus denizlerinin amirali ünvanları... Bunlar Kolomb'un hizmetleri karşısında alacakları... Yerlilerin altınlarının gasp edilmesi, altın bulmaları için zorlanmaları, karşı koyduklarında öldürülmeleri, ve daha fazla altın olmadığı anlaşıldığında da köleleştirilip Avrupa'ya gönderilmeleri... Kolomb'la başlayan ve devam eden keşiflerin mahiyeti...

Kitap aslında Amerika'nın yükselişini ve süper güç haline gelmesinin fiyatını kanı ve teriyle ödeyenlerin tarihi.. Kimler yok ki hesabın gittiği... İlk önce Amerika'nın yerlileri... Doğu kıyısından batı kıyısına yüzlerce yıl sürecek kovulmanın, öldürülmenin, topraklarından atılmanın tarihi... Bu süreçte çok ilginç bilgilere de rastlıyoruz. Aslında Amerikan bağımsızlık savaşını yöneten kadronun ne kadar kişisel menfaatlerle İngiltere'den ayrılmak istediğini... Hiç öyle bağımsızlık, eşitlik ve hürriyet yüksek insani değerler için savaştıkları yoktu. Düzelteyim. Vardı, ama eşitlik ve özgürlükten anladıkları sadece kendi eşitlik ve özgürlükleriydi. Hemen hemen hepsinin büyük toprak ağaları oldukları, köle çalıştırdıkları, toprak spekülasyonu yaptıklarını Howard Zinn'den öğreniyoruz. Yani, kıtanın doğu kıyılarından başlayıp dalgalar halinde gelen beyaz adamın yerlileri yurtlarından kovmalarının birinci derecede nasiplenen Amerikan başkanları ve onların etrafındakilerdi... Aslında Amerikan siyasetinde bugünde benzer şeyler olmuyor mu? O zaman toprak spekülasyonu ve köleleştirme... Bugün petrol şirketlerinin menfaatleri... Dick Cheney'in büyük bir petrol şirketinin yöneticisi olması ve başkan yardımcısı olması bize ne kadar garip geliyor oysa...

Amerika'nın yükselişinin fiyatının kesildiği topluluklardan bahsediyorduk... Yerlilerle kalmadı tabi ki... Herhalde yerlilerden daha sonra en büyük fiyat Afrika'dan Amerika'ya zorla getirilen milyonlarca köleye kesildi. Sadece ailelerinden ve topraklarından koparılmakla kalmadılar, yepyeni bir toprakta hakaretin ve aşağılanmanın her türlüsüne reva görüldüler. İtirazları, isyanları kanla bastırıldı. Ve bir beyaz, Abraham Lincoln, onlara yıllarca onların kurtarıcısı olarak öğretildi. Amerikan zencilerinin mücadelesi köleliği resmen bitiren iç savaşın bitmesi ile bitmedi. Sivil haklar mücadelesi 1970'lere kadar sürdü. Sivil Haklar hareketinin kuşkusuz en önemli ismi Martin Luther King suikaste uğradığı tarih 1968'di. Halen daha toplumsal ayrımcılık ve ırkçılığın sürdüğünü gösteren bir çok vaka sıralanabilir. Daha 19.yüzyılın ortaları gibi erken bir tarihte Amerikan kıtasını bir baştan bir başa ören tren ağları kaç tane uzak doğulu, yerli ve zencinin hayatına mal oldu... Beyaz adamın zülmündan kendi ırkdaşları bile nasiplendi. Avrupa'dan da çalıştırılmak üzere gelen İtalyanlar, İrlandalılar ve diğerleri köle olmasalar da, köle gibi çalıştırıldılar... İşçi sınıfının mücadelesi, hem federal devletin hem de eyaletlerin işçi hareketine karşı takındıkları şiddet bütün çıplaklığı ile Zinn'in kitabında göz önüne seriliyor. Ve nihayetinde kadınlar...

Howard Zinn, Amerikan rüyasının fiyatını ödeyen her topluluğu kitabına konuk ediyor ve bir de o heyecan verici tarihin kaybedenler tarafına bakışlarımızı çeviriyor. Bunu yaparken gözlerimizin önüne bambaşka bir tarih seriyor. Kitabı okurken sadece Amerikan tarihi gözünüzün önünden geçmiyor, aynı zamanda kendi tarihinizi sorguluyorsunuz.

Ve bizim tarihimizin fiyatını ödeyenleri merak ediyorsunuz. Alevileri, Kürtleri, işçileri, köyden şehre göç edip köyünün hayali ile yaşayanları, Said Nursileri, Nazım Hikmetleri, İskilipli Atıf Hocaları, Adnan Menderesleri, Deniz Gezmisleri, her askeri darbede hapishaneyi boylayan, işkenceden geçen solcuları, ülkücüleri... Bizim tarihimizin kaybedenleri kimler? Geç kalmış bir vefa borcu olarak Tarihçilerimizden bunu aydınlatmalarını beklemek hakkımız...

Gilles Kepel, Fitne: İslam'ın Merkezinde Savaş, Çev. Mahmut Özışık, İstanbul: Doğan Kitap, 2006

Hangi fitne? İslam'ın merkezinde bozgunluk çıkaran, bölücülük yapan mı var? Varsa kimler? Gilles Kepel'e göre söz konusu bozgunluk Müslümanların İslam olmayanlarla nasıl bir ilişki içerisinde olması gerektiği ekseninde dönüyor. Şu an fitneyi çıkaranlar ise İslam olmayanlara şiddeti de içeren bir cihat anlayışı ile yaklaşanlar... Yani en dar çerçevede El-Kaide...

Gilles Kepel El-Kaide'nin ideolojik ve sosyal çevresinden bağımsız ele almıyor. Kitabında bu örgütü her iki açıdan yaklaşarak kavramaya çalışıyor. Buna göre El-Kaide'nin içinde büyüdüğü ideolojik çevre iki düşünce akımının evliliğinden oluşuyor. Bir tarafta Mısır kaynaklı, Seyyid Kutup'un İslam dünyasındaki mevcut idareleri firavun'a, onlara isyan etmeyen halkı da cahiliye dönemi insanlarına benzettiği Müslüman Kardeşler düşüncesi... Diğer tarafta Suudi devleti destekli Vahhabi düşüncesi...

El Kaide'nin içinde büyüdüğü sosyal çevreyi ise söz konusu Müslüman ülkelerde ekonomik, siyasi ve toplumsal güç merkezlerine girememiş veya o merkezlerden uzaklaştırılmış gençler oluşturuyor. Kepel'in tabiriyle cihatçı düşünce bu toplumsal rahatsızlığın ifadesi... Normalde yerel idarelere yönelmiş bu rahatsızlık El-Kaide ile uluslararası boyut kazanıyor ve yakın düşman'ın uzak destekçilerine yöneliyor. Yani Amerika'ya... 11 Eylül Saldırıları bu yönelimin en acı meyvesi...Kepel'e göre İslam'ın kendi iç dinamiklerinden doğan bu fitne Avrupa'daki müslümanlar arasında da yankı buluyor ve onları bir tercih yapmaya zorluyor.

Gilles Kepel bu kitabında en dar çerçevede El-Kaide'nin en geniş çerçevede Cihatçı düşüncenin hikayesini Orta Doğu'nun tarihi içerisine yerleştiriyor. Bu açıdan kitap Ortadoğu'nun son 60 küsür yılının, daha da detaylı olarak son 20 yılının hikayesi olarakta okunabilir. Kepel bunu giriş ve sonuç bölümlerine ek olarak 6 ana bölümde yapmaya çalışıyor. Giriş bölümünde Filistin dosyasının tarihi ele alınmış. Oslo barış sürecine giden süreç ve başarısızlığı ele alınıyor. Bu bölüm biraz zorlamayla da olsa Cihatçı düşüncenin tarihine ilişkilendirilmiş.

İlk bölümde, Amerika'nın dış politikasına yön veren 'yeni-muhafazakarlar' olarak isimlendirilen kişilerin yükselişi anlatılıyor. Bu kişiler Ronald Reagan döneminde önemli başarılar elde etmesine rağmen Bill Clinton'la birlikte siyasette önemsizleştiriliyor. Hatta önemli ideologlarından birisi yeni muhafazakar düşüncenin ölümünü ilan ediyor. George W. Bush'un iktidara gelmesi ve 11 Eylül saldırıları yeni muhafazakarları tekrar Amerika'nın direksiyon koltuğuna oturtuyor.

İkinci bölüm Cihatçı düşüncenin ve El-Kaide'nin bu düşüncenin bir uzantısı olarak gelişimini ele alıyor. Bu bölüm kitabın en önemli bölümü kuşkusuz... Kitaba ismini veren İslam'ın merkezindeki savaşın, veya fitnenin, düşünsel ve sosyal temeli bu bölümde irdeleniyor.

Üçüncü bölüm 11 Eylül saldırıları ertesinde Amerika'nın Afganistan'a saldırısı ve daha sonraki dönemlerde devam eden El-Kaide saldırılarını konu ediyor. El Kaide'nin saldırılarla alakalı yaptığı açıklamalar bu bölümde sık sık alıntılanıyor. Bu alıntılarda bir önceki bölümde doğuşu tartışılan cihatçı düşüncenin izleri sürülüyor.

Dördüncü bölümde 11 Eylül saldırılarının Suudi Arabistan'ı soktuğu zor durum ele alınıyor. Krallığın hem uluslararası hem de yerel arenada karşılaştığı sorunlar cihatçı düşüncenin doğuşu ve büyümesi ile alakalandırılıyor. Kuşkusuz Suudi Arabistan'sız cihatçı düşüncenin güçlenmesi söz konusu olamazdı. Mısır'dan atılan Müslüman Kardeşlere kucak açıp onları barındıran Suudi Arabistan'dı... Elindeki inanılmaz zengin petrol paraları ile Mısır destekli Vahhabi düşüncesini hem yaydı hem de kendi halkını o düşünce ile donalttı. Kepel'e göre Cihatçı düşünce Suudilerin bu güçlü desteği olmadan ne gelişebilirdi ne de bugünki hale gelebilirdi.

Beşinci bölüm Amerika'nın terörle savaşının bir parçası olarak Irak'a saldırısını ele alıyor. Amerikan ve İngiliz hükümetlerinin Irak'a cephe açılması konusundaki gayreti ve takip eden sorunlar... Bölümün başlığının ifade ettiği gibi, böylece Irak'ın pandora kutusu açılıyor. Kürtlerin ve Şiilerin Irak'ın son 80 küsür yıldaki Sünni idare ile ilişkileri, ve Amerikan işgali sonrası takıntıkları tavırlar bu tarihsel açıdan daha anlaşılır hale geliyor.

Altıncı bölüm, İslam'ın merkezindeki savaşın Avrupa'daki yansımasını konu ediyor. Avrupa müslümanları arasındaki ayrışmanın ekseni yine benzer şekilde Cihatçı düşüncenin kabul edilebilirliği...

Fitne kelimesi yoğun bir olumsuzluk içeriyor kuşkusuz... Ne olursa olsun birlik beraberlik ve düzen korunmalı kaygısı bütün olumsuzlukları bu kelimeye yüklemiş sanki. Bu birlik, beraberlik ve düzen eşitsiz ve adaletsiz ilişkiler ağı üzerinde varlığını devam ettiriyor olsa da... Fitneyi çıkaran taraf haklı veya haksız olduğu noktalara bakılmadan daha en başından kelimenin kendisi tarafından mahkum ediliyor. İslami kelime hazinesi akademik uzmanlığından ötürü oldukça geniş olan Kepel ustalıkla fitne kelimesini Cihatçı düşünceyi mahkum etmek için kullanıyor. Öte yandan mahkum edilen sadece şiddet içerikli Batı karşıtı duruş değil yalnız... Fitne tasviri ile üstü örtülen Batı ile İslam dünyasının veya Müslüman olmayan üçüncü dünyanın içinde bulunduğu eşitsiz ilişkinin mahiyeti...

Ayrıca, bu satırların yazarı dahil milyonlarca insan ve müslüman şiddet içeren her türlü tepkiyi defalarca hem sözle hem de davranışla reddetmişken, Kepel'in karşımıza çıkıp tercihinizi yapın demesi kadar rahatsız edici bir şey olamaz. Bu duruşu ile Oryantalizm'ın halen daha hayatta ve aramızda olduğunu bize gösteriyor Kepel.
Kitap bir çeviri... Çok başarılı bir çeviri olduğunu söyleyemeyeceğim. Çok uzun cümlelerde özellikle cümleyi takip zorlaşıyor. O tür cümleler daha küçük parçalara ayrılıp, daha anlamlı hale getirilebilirdi. Türkçe kelime kullanımında çevirmen göze çarpan bir dikkat göstermiyor. Partisanship, scholarship, think-tank, rogue states, misyon gibi kelimeler dikkatsizce aynen kullanılmış.

Ülkemizde özellikle muhafazakar kesimler 11 Eylül'ü bir Amerikan komplosu olarak görmeye devam ediyor. Doğan Kitap'ın yayınladığı Fitne umulur ki çevremizde olan biten ne kadar kötü şey varsa bunu komplo ile açıklamaya çalışanlara örnek olur ve sorunlarımızı analiz etmemize yol açar. Umarız ki Fitne bu anlamda da örnek bir çalışma olur ve bizi kendi üzerimize daha analitik düşünmeye sevk eder.

Faruk Mercan, Fethullah Gülen, Doğan Kitap, 2008

Sosyal Bilimcilerin sorduğu soruların büyük çoğunluğu büyük değişimler üzerinedir. Demokrasi nasıl gelir ve yerleşir? Modern devlet nasıl kurulur? Etnik çatışmanın sebepleri nelerdir? Benzer şekilde dini gruplar üzerine yapılan çalışmalar da büyük değişimleri eşeler. 1980'lerde dini canlanmanın sebepleri nelerdir? Filan grubun büyümesi nasıl açıklanabilir? Bireye inildiği durumlar genelde göze batan din adamlarının modernite, demokrasi, devlet gibi konulardaki düşüncelerinin incelendiği durumlardır.

İktisadi büyümeden tutun, modern devletin kuruluşuna kadar konu ne kadar büyük bir değişim olursa olsun, aslında her olgunun nihayetinde etkilenen, karar alan, davranışını ve kimliğini oluşturan bireydir. Tarihsel onlarca, hatta yüzlerce daha önce bitmiş ve şu an devam eden süreçler ile bu süreçlerin hammaddesini oluşturan ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel şartların kesişme noktasında karar verir bireyler... Yine de kararı veren bireydir.. Marx'ın meşhur sözüdür ya: 'Tarihi insanlar yapar. Fakat kendi buldukları şartlar altında değil.' Varolan şartlar bir nevi bireyin aldığı kararda vucut bulur. Diğer bir deyişle hangi alanda yazılırsa yazılsın söz konusu büyük değişimleri bireylerin hayatından takip etmek mümkündür.

Bu arada söz konusu hayatın çok etkili olmuş bir bireyin hayat hikayesi olması gerekmez.. En en sıradan bir insanın hayat hikayesi bile toplumların geçirmiş olduğu dönüşümlere dair önemli ipuçları verebilir. Bundan dolayı biyografiler, otobiyografiler, anı kitapları veya belgeseller her zaman için ilgimi çekegelmişlerdir. Olabildiğince bireylerin hayatlarının satır aralarında yaşadığı dönemi görmeye çalışırım.

Söz konusu olan çok etkili olmuş bir din adamı ise sorun var demektir. Zira bu tür insanlara ait hayat hikayesi kitapları genelde iki türlü olur. Birinci tür kitaplar din adamının karşıtları tarafından yazılır. İkinci tür kitaplar ise din adamının sevenleri ve takipçileri tarafından... İlki din adamını yerin dibine geçirir. Diğeri yer yüzünde yer bulamaz göklere çıkarır. Dolayısıyla her iki tür kitap da gerçekle kurgunun birbirine karıştığı anlatılar olur.
Sevinerek söylemeliyim ki, Faruk Mercan'ın Fethullah Gülen kitabı bu iki türe de girmiyor. Mercan yermek veya övmek kaygısı olmadan, olabildiği kadarıyla objektif, bir hayat hikayesi sunuyor bize. Fethullah Gülen'e fazlasıyla sempati ile yaklaştığı bölümler yok değil. Özellikle yurt dışında açılan okullar konusunda Mercan'ın olumlu bakışını hissetmemek mümkün değil. Bu Mercan'ın anlatısını çarpıttığı anlamına gelmez. Başkalarının da konu ile alakalı görüşlerini aktarması güzel bir çözüm olmuş.

Kitabın arka kapağı tam bir Türk tanıtımı olmuş.1980'de Özal, Gülen'e Türkiye'nin geleceği için neler söyledi? Gibi sorularla kitaba merak artırılmaya çalışılmış. Doğan Kitap aynı stratejiyi Soner Yalçın'ın kitaplarında da takip ediyor. Kitap on farklı bölüme ayrılmış. İlk beş bölümde Gülen'in hayatından kesitler sunulmuş. Buradaki amaç Fethullah Gülen'in hayatına ilgi uyandırmak galiba. Zira Gülen'in hayat hikayesini okumaya altıncı bölümden başlıyorsunuz. Arka kapakta sorular sorarak merak artırmak anlaşılır birşey, ama kitabın ilk beş bölümünü böyle bir şeye ayırmak gereksizdi bence. Fethullah Gülen'in hayat hikayesi zaten merak edilen bir hayat hikayesi.

Altıncı bölümden onuncu bölüme kadar olan bölüm Gülen'ın hayat hikayesini sunuyor. Altıncı bölüm 1980'e kadar ki yaşantısını ele alıyor. Yedinci bölüm Özal'ın vefatına kadar ki olan kısmını, sekizinci bölüm ise 2000 yılına kadar ki, son bölüm ise günümüze kadar ki kısmını ele alıyor. Gülen'in hayatını bu şekilde bölümlendirme gelişigüzel yapılmamış.

Her bir dönem Gülen veya onunla anılan hareket veya cemaatin farklı açılımlara girdiği veya farklı sorunlarla boğuştuğu dönemler. 1980'e kadar ki dönem cemaatin çekirdek haline gelip filizlenmeye başladığı dönem. 1980'den 1994'a kadar ki dönemde yurt içi ve yurt dışında açılan okullarla cemaatin gelişip serpildiği ve ağaç olduğu dönem. 1994'ten 2000'e kadar ki dönemin ana teması cemaatin kapalı yapısınının kırılıp kamusal alana çıkması. Gülen'in peşisıra yaptığı ropörtajlar bu döneme damgasını vuruyor. Gerçek 28 Şubat Fethullah Gülen için Nuh Mete Yüksel'in açtığı dava ile başlıyor. Bu bölüm Fethullah Gülen'e getirilen iddiaların tartışıldığı ve açıkcası çürütüldüğü bir bölüm olmuş.

Onuncu ve son bölümün ismi Fethullah Gülen'in Dünyası isimli. Bu bölümde Fethullah Gülen'in fikir dünyası ve değişik konulara yaklaşımı örneklerle ele alınmış. İtiraf etmeliyim Faruk Mercan şimdiye kadar konuyla alakalı okuduğum en derli toplu anlatıyı bu bölümde sunuyor. Özellikle Fethullah Gülen'in hayatından aldığı kesinlerle soyut düşünceleri somut olaylarla açıklaması oldukça etkileyici... Mesela Perihan Savaş'a Gazeteciler ve Yazarlar Birliği'nin 1997 yılında verdiği ödülden yola çıkılarak Fethullah Gülen'in kadın-erkek ilişkisine yaklaşımı ele anlatılıyor.

Kitap herşeyden önce bir biyografi... Hadiselerin oldukları şekilde gerçekleşmesinin sebeplerine hiç inilmemiş. Mesela 1980'lerin cemaat için bu kadar verimli geçmesinin sebepler neler? Bu soruların cevaplarını beklemek cidden haksızlık olur. Bunu eleştiri olarak söylemiyorum zaten. Fakat Faruk Mercan'ın bu kitaptaki önemli bir başarısını not etmek için söylüyorum. Gülen'in hayatı elindeki kaynakların izin verdiği ölçüde olanca sadeliği ile aktarılıyor. Kitapta konu ile alakalı çalışma yapacakların kullanacakları çok değerli bilgiler var. Fakat daha da önemlisi hadiseler Gülen'in gözüyle aktarılıyor. Faruk Mercan olayları kendi bakış açısıyla yorumlamamış, Gülen'in olayları nasıl anladığı ve yorumladığını göz önüne koymuş. Bazen bunu yaparken okuyucu yorumlayanın kim olduğunu unutuyor. Acaba bu yorum Gülen' e mi ait, Mercan'a mı ait... Belkide yurt dışında açılan okullarda gösterdiği gizlenemez sempatinin sebebi de bu... Aslında aktarılan Mercan'ın kendi yorumu değil, Gülen'in okullara nasıl baktığı.

Kitap Fethullah Gülen, arkadaşları, sevenleri ve takipçileri ile cemaat dışından bir avuç insanla yapılan roportajlar üzerine ortaya çıkmış. Sanırım bu da kitabın en önemli zayıflığını oluşturuyor. Kitabı kaleme alan Faruk Mercan... Cemaatle mesleğinin gerektirdiği ilişkiler dışında herhangi bir bağlantısı olduğuna ihtimal vermiyorum. Fakat kitapta sunulan bilgilerin hemen hemen tamamı ya Gülen'in kendisinden ya da Gülen'e en azından sempati ile yaklaştıkları bilinen insanlardan aktarılıyor. Yani hayatının belli bir döneminde Fethullah Gülen'i tanıyıpta ona sempati ile yaklaşmayan hiç mi insan yok? Onların anlatacakları da kitap için önemli malzemeler sunabilirdi. Tabi ki birbirleriyle sürekli haberleşen veya iletişimi olan insanlara ulaşabilmekten çok daha zordur bunu yapabilmek.

Mercan'ın Türkçesi oldukça akıcı... Olabildiğince sade bir Türkçe ile kitabını kaleme almış. Her ne kadar bazı yabancı kökenli kelimelere de rastladım. Mesela, jest, global etik gibi... Söz konusu olan Fethullah Gülen olunca, arapça ve farsça kelimelere de özellikle olayların onun bakışıyla yorumlandığı bölümlerde rastlanıyor. Yine de Faruk Mercan bu konuda yapılabilecek en başarılı sadeleştirmeye imza atıyor.

Fethullah Gülen hakkında yazılan bu kitap büyük ihtimal son kitap olmayacak. Bir kitabın başarısı da bence o konuda son sözü söylemek değil, bilakis ilk sözü söylemektir. Faruk Mercan örnek olacak bir şekilde Fethullah Gülen'in hayatını önyargısız, övmek veya yermek amacı gütmeden yansıtmaya çalışarak önemli bir iş çıkarmış. Varolan bağlantılarını daha da çeşitlendirerek, cemaatle alakalı daha ayrıntılara inen kitaplarını bekliyorum.