17 Şubat 2011 Perşembe

M. Şükrü Hanioğlu, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Zihniyet, Siyaset ve Tarih, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2006

Cumhuriyetimiz 1923 yılında ilan edildi. Takip eden 10 yıl içerisinde Türk devletinin yeni sahipleri özellikle kültürel alanda oldukça köklü değişimlere imza attı. Devlet eliyle yapılan bu değişimi Türk tarihi içerisindeki konumu itibariyle nasıl yorumlamak gerekir? Rejimin kendisi bu değişimleri geçmişten köklü bir kopuş olarak algıladı ve öyle yansıttı. Buna göre yeni cumhuriyet Türk tarihinde açılan yepyeni bir sayfa idi. 10. yıl marşında denildiği üzere, "On yılda 15 milyon genç yarattık en baştan."Yeni düzen bu görüşünü oldukça başarılı bir şekilde yeni cumhuriyet nesillerine kabul ettirebildi. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında. Aykırı ses olabilecek her kesim büyük bir ustalıkla susturuldu. 1933 Üniversite kıyımı, Takrir i Sükün kanunu ile evcilleştirilen basın, ve devlete göbekten bağlı aydınlarımız ile birlikte ilk okuldan liseye devlet okulları ile çepeçevre kuşatılmış, yüzde 90'lara varan okuma yazması oranı ile büyük oranda taşralı bir halk... Aynı görüşü halen daha devletin en tepesindekilerden dinleyen bir halk. 'Ümmet anlayışından kurtulma, ulus olma bilincine ulaşma, bireyin yurttaş konumunda yüceltilmesi, aklın ve bilimin öncülüğü...' Bana daha şaşırtıcı gelen ise yeni düzenin aynı görüşü yabancı fikir çevrelerinde de kabul ettirebilmesi oldu. Hani araştıran, soran, irdeleyen diye övdüğümüz, aklı ve bilimi rehber kabul ettiğine inandığımız Batı akademik çevrelerinde bizzat devletin başındakilerin ağzından çıkan bu hikayeyi aynen dinlemek mümkün. Bu anlamda cumhuriyet dönemi tarihçi, sosyolog ve siyaset bilimcilerimiz dünya tarihinin en başarılı PR'ına imza attıklarını belirteyim.

Cumhuriyet gerçekten köklü bir kopuşmuydu? Öncelikle şunu gözönünde bulundurmak gerek... Türk devletinin yeni sahiplerinin tamamına yakını Osmanlı'dan bize kalan bakiyedir... İnkilabın en başındaki insan, Kemal Atatürk, eski bir Osmanlı generaliydi. İsmet İnönü farklı değildi... Yeni devletin genel kurmay başkanı Fevzi Çakmak Ankara'ya geçmeden evvel Osmanlı ordularının genel kurmay başkanlığını ve Harbiye nazırlığını yapıyordu. Öyle ki devletin yeni sahiplerinin rakipleri de Osmanlı bakiyesidir. Kazım Karabekir Atatürk gibi eski bir Osmanlı generaliydi.. Aralarında bir tane Lenin yoktu. O dönemin ne gazetecisi, ne aydını, ne işadamı, ne üniversite hocası, ne de milletvekilleri farklıydı. Eski bakiye yeni bir isimle eski yaptığı işe devam etti. En iyimser ifadeyle cumhuriyetin kurulması süreci aslında Osmanlı bakiyesi arasındaki bir iktidar mücadelesiydi.

Yani cumhuriyetle Türkiye'deki iktidar ilişkilerinde, halkı ilgilendirecek boyutlarda, değişen bir şey olmadı. Peki başka alanlarda köklü kopuşlar yaşandı mı? Şükrü Hanioğlu'nun Osmanlı'dan Cumhuriyet'e isimli kitabını bu sorular arkaplanında değerlendirmek lazım. En başta şunu belirtelim. Bu kitap bir derleme.. Hanioğlu'nun Zaman gazetesinde yayınladığı yorumların toparlanmasıyla oluşturulmuş. Sadece bir yazı daha önce Milliyet'te yayınlanmış. Bu yorumlar güncel olay ve tartışmaların tarihsel kökenlerine inme gayretinin ürünü. Yani Hanioğlu Cumhuriyet, Osmanlı'dan bir kopuş muydu? sorusuna cevap aramak adına yola çıkmamış. Fakat yazılar toparlandığında ortaya çıkan kitap esas olarak bu soruyu irdeliyor. Kitabın içerdiği 50 küsür yorum Cumhuriyeti kuranların yenilik iddiasına oldukça aykırı sayılabilecek bir resim çiziyor bize. Bırakın Cumhuriyet'in köklü bir alt üst oluş olmasını, Osmanlı'dan kalan öyle kökleşmiş bir bakiye ki günümüzün güncel olay ve tartışmalarını bile şekillendiriyor.

Kitap 4 ana bölüme ayrılıyor. Her bir bölüm birbiri ile alakalı sayılabilecek konularda Osmanlı mirasını ele alıyor. İlk bölüm, din ve bilim karşıtlığı temeli üzerine kurulmuş çağdaşlaşma anlayışını irdeliyor. Günümüzde dinin toplumsal ve siyasi hayatımızdaki yeri ne olmalı sorunu çerçevesinde ortaya atılan görüşlerin felsefi çıkış noktasının Osmanlı aydınlarının yaptığı bir bileşim olduğunu öğreniyoruz. Bu felsefi bileşim aynı zamanda bizim çağdaşlaşma anlayışımızı da derinden etkiliyor. Bu bölümün en çarpıcı yazılarından birisinde Hanioğlu Max Weber'in Protestan Ahlakı ve Kapitalizm tezini irdeliyor ve oldukça güçlü itirazlarda bulunuyor. İkinci bölüm, Osmanlı'dan Cumhuriyete kalan aydınları, basın ve üniversiteyi irdeliyor. Buradan ortaya çıkan resim bu farklı bir fikir üretim kesimlerinin yeni Cumhuriyet düzenine nasıl bağlı olduğu sonucu oluyor. 'Çıracının şahidi bozacı' yani... Hanioğlu'nun bu resmi aslında bütün bir cumhuriyet döneminde ortaya konan çalışmaları sorgulamamız gerektiğini ifade ediyor. Üçüncü bölüm, Osmanlı'dan arta kalan siyaset anlayışımızı sorguluyor. Bu siyaset anlayışısı demokrasi, azınlıklar, milli kimlik ve dış politika alanlarında aldıkları şekille örneklendiriliyor. Son bölüm ise daha genel bir çerçevede Osmanlı mirasını ele alıyor. Ermeni meselesi, çeteler, tarihçilik anlayışımız bu bölüme konu olmuş.

Kitap güncel olay ve tartışmalardan yola çıkarak yakın tarih bilgilerimizin yapı bozumunu oldukça güçlü bir şekilde yapıyor. Kitabı bitirdikten sonra son dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyete ilişkin bilgilerimin hepsine neredeyse soru işareti koydum diyebilirim. Herhalde yıkılan en güçlü efsane ise Cumhuriyet'in Türk tarihinde köklü bir kopuş olduğu efsanesi...
Kitabın en önemli zayıflığı derleme olmasından kaynaklanıyor. Hanioğlu hoca yorumları kaleme alırken amacında bunu nihayetinde bir kitaba dönüştürmek varmıydı bilemiyorum. Öyle olmasa bile yorumların bu kadar uyumlu bir şekilde bir kitapta toplanabilmesi, bir akademisyen ve aydın olarak kafasının aynı sorular etrafında düşündüğünü gösteriyor. Öte yandan kitapta ele alınan konuların birbirinden çok farklı konuları içermesi her birinde yapılması gereken derinlemesine ele alınmayı mümkün kılmıyor. Mesela din ve bilim ilişkisine aydınlarımız ve devlet adamlarımızın bakış açısı bir iki makale ile ele alınabilecek bir konu değil. Hanioğlu hocanın tek başına bir kitap yazabileceği bir konu bu. Diğer konularda farklı değil. Çeteler meselesi halen daha gündemimizde olan bir konu ve üzerinde ciddi akademik araştırmaların eksik olduğu bir konu. Bence kitabın en etkileyici makalesi Weber'in tezinin tartışıldığı makale mutlaka daha da genişletilip kitap haline getirilmeli. Kapitalist sürece eklemlenmemizde dini grupların rolüne dair modernist yaklaşımı bir kenara bırakıp gerçekte ne olduğuna ilişkin çalışmalara sıra gelmeli artık.

Kısaca Hanioğlu her bir yorumunda cevap verdiğinden daha çok soruyu kafamızda oluşturuyor. Doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin, Türkiye üzerine gelecekte düşünecek ve yazacakların onlarca çok önemli soruyu çıkarabilecekleri bir hazine bu kitap...

Kitabın diğer önemli bir zayıflığı Türkçesi... Öncelikle yazarın cümleleri bazen çok uzun olabiliyor ve bu yazarın mantığını takip etmeyi o cümlelerde zorlaştırıyor. Türkçe kaynaklı olmayan kelimelerin sıklıkla kullanılması bu zorluğu daha da çok artıyor. Vülger, monolitik, entellektüel, popüler, mekanist, reformasyon, parametre, mecmua, tenvir, tenevvür, müradif, tevarüs, müdafi sadece bazıları... Bununla ek olarak yorumlarda sıkça geçen kişi, kitap, ve felsefi duruş isimlerini bildiğiniz varsayılmış. Alman vülgermateryalizmini bilmiyorsanız, veya yazıda geçen kişiler veya kitaplarına dair hiçbir fikriniz yoksa kitaptaki yorumları internet veya bir ansiklopedi eşliğinde okumanız gerekebilir.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kalan bakiyenin güzel ve kapsamlı bir dökümü için bu kitap herşeye rağmen okumaya değer...

Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halkları Tarihi, Çev.: Sevinç Sayan Özer, Ankara: İmge Kitabevi, 2005

Herhangi bir insan topluluğunun sıfırdan ekonomik, siyasi, ve kültürel açıdan dünyanın en tepeye yolculuğunun hikayesi her zaman heyecan vericidir... Osmanlı'nın yıkılışını okurken kitabın bitmek bilmemesini, yükselişinin ise bir solukta bitivermesini hangimiz tecrübe etmemişizdir. İlber Ortaylı hocamızın kitabına isim verdiği gibi, Osmanlı'nın en uzun yüzyılı 19.yüzyıldı belki de. O yüzden son 500 yıldır sürekli yükselişi ile, Amerika Birleşik Devletleri'nin hikayesi tarihin en heyecan verici hikayelerinden birisidir.

Dünya tarihinin kıyısından merkezine yolculuktur bu hikaye. Tarih öncesi zamandan kalma avcı ve toplayıcı toplulukların mekan tuttuğu bir yerden dünyanın hemen hemen her açıdan en gelişmiş topluluğunun mekan tuttuğu bir yere dönüşümün hikayesidir...

Amerikalılar'da bunun farkındadır. Onlara göre kıtaya ilk yerleşen ataları dünyanın geri kalanı uyurken bitmek bilmeyen bir enerji ve tatmin olmaz bir keşif arzusu ile okyanuslar geçmiştir. Kendi dünyamızı düşündüğümüzde bunda haksız da sayılmazlar. Veya, kurucu ataları (Washington, Jefferson, Madison ve diğerleri) özgürlüğün gerçek savaşçıları ve halkına bu özgürlüğü kağıt üzerine dökmeleri ile bahşeden büyük devlet adamlarıdır.

Dünyanın her yerinden, her ırkından, her dilinden insana kucak açmış, gelen herkesi eşit kabul edip yer açmış, toprak göstermiş, iş-aş vermiş, bir potada eritip tek bir millet haline getirmiş bir yerdir Amerika... Fırsatlar ülkesi... Her amerikalı çocuğun başkan olmayı hayal edebildiği hayallerin zorlandığı ve aşıldığı ve yeni hayallerin kurulduğu ülke... Bazı noktalardan hayran olmamak elde de değildir cidden. Düşünün ki bu ülke daha 1800'lü yılların başında New York şehrine dökülen Hudson nehrinden 400 küsür kilometre batıdaki Erie gölüne kanal açıp gemi ticareti yapabiliyordu.

Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihi aynı zamanda bizim Devlet-i Aliye'mizin yıkılışının hikayesidir. Cumhuriyetimizin tekrar yükselişi de yine o hikaye de gizlidir. Tembelliğimiz, rahata düşkünlüğümüz, çalışmadan terlemeden para kazanma ve zenginleşme arzumuz, araştırmanın zor yolunu tutmayıp komplo kuramlarına bel bağlayışımız, adam kayırmacılığımız, ümitsizliğimiz, birlik ve beraberliğimizi şahsi menfaatlerimize feda etmekliğimiz... Bunların bizi nasıl eski tabirle 'kurun-u vustada' bıraktığını Amerikan tarihini okuyarak anlayabilir, daha net görebiliriz.

Howard Zinn'in Amerika Birleşik Devletleri Halkları Tarihi kitabını bu düşüncelerle elime aldım. Amacım sadece Amerikalıların hikayesini görmek değildi, kendi hikayemizi de görmekti. Kitap 1492 yılı ile yani Kristof Kolomb'un yeni kıtaya ayak bastığı yıl ile başlıyor ve günümüze kadar ki Amerikan tarihini anlatıyor. Fakat bu kitap diğer tarih kitaplarına benzemiyor. Şöyle ki: klasik Amerikan tarihi kitapları destansı bir havada ilk Avrupalıların kıtayı keşfi, yerleşmesi, kaynaklarını keşfetmesi, İngilizlere karşı verilen kahramanca bağımsızlık savaşı, vs.vs. yi anlatır. Howard Zinn'de aynı hikayeyi sunuyor aslında... Yepyeni bir tarihsel kurgu ile karşımıza çıkmıyor. Ama Zinn'i ayıran çok önemli bir özellik var. O aynı hikayenin farklı bir yönüne bakıyor. Genelde unuttuğumuz, gözardı ettiğimiz. Kendi tarihimizi okurken ve yazarken sıklıkla kaçındığımız bir yönüne bakıyor... Kaybedenler yönüne. Winston Churchill'in meşhur sözüdür ya, 'Tarih kazananlar tarafından yazılır.' Peki kaybedenlere ne oldu?

Mesela, Kolomb'un cesareti, keşif arzusunun nazara verilmesi ile Amerikan tarihinin kahramanlarından birine dönüştürülmesine isyan ediyor, ve işlediği insanlık dışı cinayetleri ve suçları gözümüzün önüne seriyor Howard Zinn. Kralına getireceği altınların ve ipeklerin yüzde 10'u, yeni keşfedilen yerlerin valilikleri, ve okyanus denizlerinin amirali ünvanları... Bunlar Kolomb'un hizmetleri karşısında alacakları... Yerlilerin altınlarının gasp edilmesi, altın bulmaları için zorlanmaları, karşı koyduklarında öldürülmeleri, ve daha fazla altın olmadığı anlaşıldığında da köleleştirilip Avrupa'ya gönderilmeleri... Kolomb'la başlayan ve devam eden keşiflerin mahiyeti...

Kitap aslında Amerika'nın yükselişini ve süper güç haline gelmesinin fiyatını kanı ve teriyle ödeyenlerin tarihi.. Kimler yok ki hesabın gittiği... İlk önce Amerika'nın yerlileri... Doğu kıyısından batı kıyısına yüzlerce yıl sürecek kovulmanın, öldürülmenin, topraklarından atılmanın tarihi... Bu süreçte çok ilginç bilgilere de rastlıyoruz. Aslında Amerikan bağımsızlık savaşını yöneten kadronun ne kadar kişisel menfaatlerle İngiltere'den ayrılmak istediğini... Hiç öyle bağımsızlık, eşitlik ve hürriyet yüksek insani değerler için savaştıkları yoktu. Düzelteyim. Vardı, ama eşitlik ve özgürlükten anladıkları sadece kendi eşitlik ve özgürlükleriydi. Hemen hemen hepsinin büyük toprak ağaları oldukları, köle çalıştırdıkları, toprak spekülasyonu yaptıklarını Howard Zinn'den öğreniyoruz. Yani, kıtanın doğu kıyılarından başlayıp dalgalar halinde gelen beyaz adamın yerlileri yurtlarından kovmalarının birinci derecede nasiplenen Amerikan başkanları ve onların etrafındakilerdi... Aslında Amerikan siyasetinde bugünde benzer şeyler olmuyor mu? O zaman toprak spekülasyonu ve köleleştirme... Bugün petrol şirketlerinin menfaatleri... Dick Cheney'in büyük bir petrol şirketinin yöneticisi olması ve başkan yardımcısı olması bize ne kadar garip geliyor oysa...

Amerika'nın yükselişinin fiyatının kesildiği topluluklardan bahsediyorduk... Yerlilerle kalmadı tabi ki... Herhalde yerlilerden daha sonra en büyük fiyat Afrika'dan Amerika'ya zorla getirilen milyonlarca köleye kesildi. Sadece ailelerinden ve topraklarından koparılmakla kalmadılar, yepyeni bir toprakta hakaretin ve aşağılanmanın her türlüsüne reva görüldüler. İtirazları, isyanları kanla bastırıldı. Ve bir beyaz, Abraham Lincoln, onlara yıllarca onların kurtarıcısı olarak öğretildi. Amerikan zencilerinin mücadelesi köleliği resmen bitiren iç savaşın bitmesi ile bitmedi. Sivil haklar mücadelesi 1970'lere kadar sürdü. Sivil Haklar hareketinin kuşkusuz en önemli ismi Martin Luther King suikaste uğradığı tarih 1968'di. Halen daha toplumsal ayrımcılık ve ırkçılığın sürdüğünü gösteren bir çok vaka sıralanabilir. Daha 19.yüzyılın ortaları gibi erken bir tarihte Amerikan kıtasını bir baştan bir başa ören tren ağları kaç tane uzak doğulu, yerli ve zencinin hayatına mal oldu... Beyaz adamın zülmündan kendi ırkdaşları bile nasiplendi. Avrupa'dan da çalıştırılmak üzere gelen İtalyanlar, İrlandalılar ve diğerleri köle olmasalar da, köle gibi çalıştırıldılar... İşçi sınıfının mücadelesi, hem federal devletin hem de eyaletlerin işçi hareketine karşı takındıkları şiddet bütün çıplaklığı ile Zinn'in kitabında göz önüne seriliyor. Ve nihayetinde kadınlar...

Howard Zinn, Amerikan rüyasının fiyatını ödeyen her topluluğu kitabına konuk ediyor ve bir de o heyecan verici tarihin kaybedenler tarafına bakışlarımızı çeviriyor. Bunu yaparken gözlerimizin önüne bambaşka bir tarih seriyor. Kitabı okurken sadece Amerikan tarihi gözünüzün önünden geçmiyor, aynı zamanda kendi tarihinizi sorguluyorsunuz.

Ve bizim tarihimizin fiyatını ödeyenleri merak ediyorsunuz. Alevileri, Kürtleri, işçileri, köyden şehre göç edip köyünün hayali ile yaşayanları, Said Nursileri, Nazım Hikmetleri, İskilipli Atıf Hocaları, Adnan Menderesleri, Deniz Gezmisleri, her askeri darbede hapishaneyi boylayan, işkenceden geçen solcuları, ülkücüleri... Bizim tarihimizin kaybedenleri kimler? Geç kalmış bir vefa borcu olarak Tarihçilerimizden bunu aydınlatmalarını beklemek hakkımız...

Gilles Kepel, Fitne: İslam'ın Merkezinde Savaş, Çev. Mahmut Özışık, İstanbul: Doğan Kitap, 2006

Hangi fitne? İslam'ın merkezinde bozgunluk çıkaran, bölücülük yapan mı var? Varsa kimler? Gilles Kepel'e göre söz konusu bozgunluk Müslümanların İslam olmayanlarla nasıl bir ilişki içerisinde olması gerektiği ekseninde dönüyor. Şu an fitneyi çıkaranlar ise İslam olmayanlara şiddeti de içeren bir cihat anlayışı ile yaklaşanlar... Yani en dar çerçevede El-Kaide...

Gilles Kepel El-Kaide'nin ideolojik ve sosyal çevresinden bağımsız ele almıyor. Kitabında bu örgütü her iki açıdan yaklaşarak kavramaya çalışıyor. Buna göre El-Kaide'nin içinde büyüdüğü ideolojik çevre iki düşünce akımının evliliğinden oluşuyor. Bir tarafta Mısır kaynaklı, Seyyid Kutup'un İslam dünyasındaki mevcut idareleri firavun'a, onlara isyan etmeyen halkı da cahiliye dönemi insanlarına benzettiği Müslüman Kardeşler düşüncesi... Diğer tarafta Suudi devleti destekli Vahhabi düşüncesi...

El Kaide'nin içinde büyüdüğü sosyal çevreyi ise söz konusu Müslüman ülkelerde ekonomik, siyasi ve toplumsal güç merkezlerine girememiş veya o merkezlerden uzaklaştırılmış gençler oluşturuyor. Kepel'in tabiriyle cihatçı düşünce bu toplumsal rahatsızlığın ifadesi... Normalde yerel idarelere yönelmiş bu rahatsızlık El-Kaide ile uluslararası boyut kazanıyor ve yakın düşman'ın uzak destekçilerine yöneliyor. Yani Amerika'ya... 11 Eylül Saldırıları bu yönelimin en acı meyvesi...Kepel'e göre İslam'ın kendi iç dinamiklerinden doğan bu fitne Avrupa'daki müslümanlar arasında da yankı buluyor ve onları bir tercih yapmaya zorluyor.

Gilles Kepel bu kitabında en dar çerçevede El-Kaide'nin en geniş çerçevede Cihatçı düşüncenin hikayesini Orta Doğu'nun tarihi içerisine yerleştiriyor. Bu açıdan kitap Ortadoğu'nun son 60 küsür yılının, daha da detaylı olarak son 20 yılının hikayesi olarakta okunabilir. Kepel bunu giriş ve sonuç bölümlerine ek olarak 6 ana bölümde yapmaya çalışıyor. Giriş bölümünde Filistin dosyasının tarihi ele alınmış. Oslo barış sürecine giden süreç ve başarısızlığı ele alınıyor. Bu bölüm biraz zorlamayla da olsa Cihatçı düşüncenin tarihine ilişkilendirilmiş.

İlk bölümde, Amerika'nın dış politikasına yön veren 'yeni-muhafazakarlar' olarak isimlendirilen kişilerin yükselişi anlatılıyor. Bu kişiler Ronald Reagan döneminde önemli başarılar elde etmesine rağmen Bill Clinton'la birlikte siyasette önemsizleştiriliyor. Hatta önemli ideologlarından birisi yeni muhafazakar düşüncenin ölümünü ilan ediyor. George W. Bush'un iktidara gelmesi ve 11 Eylül saldırıları yeni muhafazakarları tekrar Amerika'nın direksiyon koltuğuna oturtuyor.

İkinci bölüm Cihatçı düşüncenin ve El-Kaide'nin bu düşüncenin bir uzantısı olarak gelişimini ele alıyor. Bu bölüm kitabın en önemli bölümü kuşkusuz... Kitaba ismini veren İslam'ın merkezindeki savaşın, veya fitnenin, düşünsel ve sosyal temeli bu bölümde irdeleniyor.

Üçüncü bölüm 11 Eylül saldırıları ertesinde Amerika'nın Afganistan'a saldırısı ve daha sonraki dönemlerde devam eden El-Kaide saldırılarını konu ediyor. El Kaide'nin saldırılarla alakalı yaptığı açıklamalar bu bölümde sık sık alıntılanıyor. Bu alıntılarda bir önceki bölümde doğuşu tartışılan cihatçı düşüncenin izleri sürülüyor.

Dördüncü bölümde 11 Eylül saldırılarının Suudi Arabistan'ı soktuğu zor durum ele alınıyor. Krallığın hem uluslararası hem de yerel arenada karşılaştığı sorunlar cihatçı düşüncenin doğuşu ve büyümesi ile alakalandırılıyor. Kuşkusuz Suudi Arabistan'sız cihatçı düşüncenin güçlenmesi söz konusu olamazdı. Mısır'dan atılan Müslüman Kardeşlere kucak açıp onları barındıran Suudi Arabistan'dı... Elindeki inanılmaz zengin petrol paraları ile Mısır destekli Vahhabi düşüncesini hem yaydı hem de kendi halkını o düşünce ile donalttı. Kepel'e göre Cihatçı düşünce Suudilerin bu güçlü desteği olmadan ne gelişebilirdi ne de bugünki hale gelebilirdi.

Beşinci bölüm Amerika'nın terörle savaşının bir parçası olarak Irak'a saldırısını ele alıyor. Amerikan ve İngiliz hükümetlerinin Irak'a cephe açılması konusundaki gayreti ve takip eden sorunlar... Bölümün başlığının ifade ettiği gibi, böylece Irak'ın pandora kutusu açılıyor. Kürtlerin ve Şiilerin Irak'ın son 80 küsür yıldaki Sünni idare ile ilişkileri, ve Amerikan işgali sonrası takıntıkları tavırlar bu tarihsel açıdan daha anlaşılır hale geliyor.

Altıncı bölüm, İslam'ın merkezindeki savaşın Avrupa'daki yansımasını konu ediyor. Avrupa müslümanları arasındaki ayrışmanın ekseni yine benzer şekilde Cihatçı düşüncenin kabul edilebilirliği...

Fitne kelimesi yoğun bir olumsuzluk içeriyor kuşkusuz... Ne olursa olsun birlik beraberlik ve düzen korunmalı kaygısı bütün olumsuzlukları bu kelimeye yüklemiş sanki. Bu birlik, beraberlik ve düzen eşitsiz ve adaletsiz ilişkiler ağı üzerinde varlığını devam ettiriyor olsa da... Fitneyi çıkaran taraf haklı veya haksız olduğu noktalara bakılmadan daha en başından kelimenin kendisi tarafından mahkum ediliyor. İslami kelime hazinesi akademik uzmanlığından ötürü oldukça geniş olan Kepel ustalıkla fitne kelimesini Cihatçı düşünceyi mahkum etmek için kullanıyor. Öte yandan mahkum edilen sadece şiddet içerikli Batı karşıtı duruş değil yalnız... Fitne tasviri ile üstü örtülen Batı ile İslam dünyasının veya Müslüman olmayan üçüncü dünyanın içinde bulunduğu eşitsiz ilişkinin mahiyeti...

Ayrıca, bu satırların yazarı dahil milyonlarca insan ve müslüman şiddet içeren her türlü tepkiyi defalarca hem sözle hem de davranışla reddetmişken, Kepel'in karşımıza çıkıp tercihinizi yapın demesi kadar rahatsız edici bir şey olamaz. Bu duruşu ile Oryantalizm'ın halen daha hayatta ve aramızda olduğunu bize gösteriyor Kepel.
Kitap bir çeviri... Çok başarılı bir çeviri olduğunu söyleyemeyeceğim. Çok uzun cümlelerde özellikle cümleyi takip zorlaşıyor. O tür cümleler daha küçük parçalara ayrılıp, daha anlamlı hale getirilebilirdi. Türkçe kelime kullanımında çevirmen göze çarpan bir dikkat göstermiyor. Partisanship, scholarship, think-tank, rogue states, misyon gibi kelimeler dikkatsizce aynen kullanılmış.

Ülkemizde özellikle muhafazakar kesimler 11 Eylül'ü bir Amerikan komplosu olarak görmeye devam ediyor. Doğan Kitap'ın yayınladığı Fitne umulur ki çevremizde olan biten ne kadar kötü şey varsa bunu komplo ile açıklamaya çalışanlara örnek olur ve sorunlarımızı analiz etmemize yol açar. Umarız ki Fitne bu anlamda da örnek bir çalışma olur ve bizi kendi üzerimize daha analitik düşünmeye sevk eder.

Faruk Mercan, Fethullah Gülen, Doğan Kitap, 2008

Sosyal Bilimcilerin sorduğu soruların büyük çoğunluğu büyük değişimler üzerinedir. Demokrasi nasıl gelir ve yerleşir? Modern devlet nasıl kurulur? Etnik çatışmanın sebepleri nelerdir? Benzer şekilde dini gruplar üzerine yapılan çalışmalar da büyük değişimleri eşeler. 1980'lerde dini canlanmanın sebepleri nelerdir? Filan grubun büyümesi nasıl açıklanabilir? Bireye inildiği durumlar genelde göze batan din adamlarının modernite, demokrasi, devlet gibi konulardaki düşüncelerinin incelendiği durumlardır.

İktisadi büyümeden tutun, modern devletin kuruluşuna kadar konu ne kadar büyük bir değişim olursa olsun, aslında her olgunun nihayetinde etkilenen, karar alan, davranışını ve kimliğini oluşturan bireydir. Tarihsel onlarca, hatta yüzlerce daha önce bitmiş ve şu an devam eden süreçler ile bu süreçlerin hammaddesini oluşturan ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel şartların kesişme noktasında karar verir bireyler... Yine de kararı veren bireydir.. Marx'ın meşhur sözüdür ya: 'Tarihi insanlar yapar. Fakat kendi buldukları şartlar altında değil.' Varolan şartlar bir nevi bireyin aldığı kararda vucut bulur. Diğer bir deyişle hangi alanda yazılırsa yazılsın söz konusu büyük değişimleri bireylerin hayatından takip etmek mümkündür.

Bu arada söz konusu hayatın çok etkili olmuş bir bireyin hayat hikayesi olması gerekmez.. En en sıradan bir insanın hayat hikayesi bile toplumların geçirmiş olduğu dönüşümlere dair önemli ipuçları verebilir. Bundan dolayı biyografiler, otobiyografiler, anı kitapları veya belgeseller her zaman için ilgimi çekegelmişlerdir. Olabildiğince bireylerin hayatlarının satır aralarında yaşadığı dönemi görmeye çalışırım.

Söz konusu olan çok etkili olmuş bir din adamı ise sorun var demektir. Zira bu tür insanlara ait hayat hikayesi kitapları genelde iki türlü olur. Birinci tür kitaplar din adamının karşıtları tarafından yazılır. İkinci tür kitaplar ise din adamının sevenleri ve takipçileri tarafından... İlki din adamını yerin dibine geçirir. Diğeri yer yüzünde yer bulamaz göklere çıkarır. Dolayısıyla her iki tür kitap da gerçekle kurgunun birbirine karıştığı anlatılar olur.
Sevinerek söylemeliyim ki, Faruk Mercan'ın Fethullah Gülen kitabı bu iki türe de girmiyor. Mercan yermek veya övmek kaygısı olmadan, olabildiği kadarıyla objektif, bir hayat hikayesi sunuyor bize. Fethullah Gülen'e fazlasıyla sempati ile yaklaştığı bölümler yok değil. Özellikle yurt dışında açılan okullar konusunda Mercan'ın olumlu bakışını hissetmemek mümkün değil. Bu Mercan'ın anlatısını çarpıttığı anlamına gelmez. Başkalarının da konu ile alakalı görüşlerini aktarması güzel bir çözüm olmuş.

Kitabın arka kapağı tam bir Türk tanıtımı olmuş.1980'de Özal, Gülen'e Türkiye'nin geleceği için neler söyledi? Gibi sorularla kitaba merak artırılmaya çalışılmış. Doğan Kitap aynı stratejiyi Soner Yalçın'ın kitaplarında da takip ediyor. Kitap on farklı bölüme ayrılmış. İlk beş bölümde Gülen'in hayatından kesitler sunulmuş. Buradaki amaç Fethullah Gülen'in hayatına ilgi uyandırmak galiba. Zira Gülen'in hayat hikayesini okumaya altıncı bölümden başlıyorsunuz. Arka kapakta sorular sorarak merak artırmak anlaşılır birşey, ama kitabın ilk beş bölümünü böyle bir şeye ayırmak gereksizdi bence. Fethullah Gülen'in hayat hikayesi zaten merak edilen bir hayat hikayesi.

Altıncı bölümden onuncu bölüme kadar olan bölüm Gülen'ın hayat hikayesini sunuyor. Altıncı bölüm 1980'e kadar ki yaşantısını ele alıyor. Yedinci bölüm Özal'ın vefatına kadar ki olan kısmını, sekizinci bölüm ise 2000 yılına kadar ki, son bölüm ise günümüze kadar ki kısmını ele alıyor. Gülen'in hayatını bu şekilde bölümlendirme gelişigüzel yapılmamış.

Her bir dönem Gülen veya onunla anılan hareket veya cemaatin farklı açılımlara girdiği veya farklı sorunlarla boğuştuğu dönemler. 1980'e kadar ki dönem cemaatin çekirdek haline gelip filizlenmeye başladığı dönem. 1980'den 1994'a kadar ki dönemde yurt içi ve yurt dışında açılan okullarla cemaatin gelişip serpildiği ve ağaç olduğu dönem. 1994'ten 2000'e kadar ki dönemin ana teması cemaatin kapalı yapısınının kırılıp kamusal alana çıkması. Gülen'in peşisıra yaptığı ropörtajlar bu döneme damgasını vuruyor. Gerçek 28 Şubat Fethullah Gülen için Nuh Mete Yüksel'in açtığı dava ile başlıyor. Bu bölüm Fethullah Gülen'e getirilen iddiaların tartışıldığı ve açıkcası çürütüldüğü bir bölüm olmuş.

Onuncu ve son bölümün ismi Fethullah Gülen'in Dünyası isimli. Bu bölümde Fethullah Gülen'in fikir dünyası ve değişik konulara yaklaşımı örneklerle ele alınmış. İtiraf etmeliyim Faruk Mercan şimdiye kadar konuyla alakalı okuduğum en derli toplu anlatıyı bu bölümde sunuyor. Özellikle Fethullah Gülen'in hayatından aldığı kesinlerle soyut düşünceleri somut olaylarla açıklaması oldukça etkileyici... Mesela Perihan Savaş'a Gazeteciler ve Yazarlar Birliği'nin 1997 yılında verdiği ödülden yola çıkılarak Fethullah Gülen'in kadın-erkek ilişkisine yaklaşımı ele anlatılıyor.

Kitap herşeyden önce bir biyografi... Hadiselerin oldukları şekilde gerçekleşmesinin sebeplerine hiç inilmemiş. Mesela 1980'lerin cemaat için bu kadar verimli geçmesinin sebepler neler? Bu soruların cevaplarını beklemek cidden haksızlık olur. Bunu eleştiri olarak söylemiyorum zaten. Fakat Faruk Mercan'ın bu kitaptaki önemli bir başarısını not etmek için söylüyorum. Gülen'in hayatı elindeki kaynakların izin verdiği ölçüde olanca sadeliği ile aktarılıyor. Kitapta konu ile alakalı çalışma yapacakların kullanacakları çok değerli bilgiler var. Fakat daha da önemlisi hadiseler Gülen'in gözüyle aktarılıyor. Faruk Mercan olayları kendi bakış açısıyla yorumlamamış, Gülen'in olayları nasıl anladığı ve yorumladığını göz önüne koymuş. Bazen bunu yaparken okuyucu yorumlayanın kim olduğunu unutuyor. Acaba bu yorum Gülen' e mi ait, Mercan'a mı ait... Belkide yurt dışında açılan okullarda gösterdiği gizlenemez sempatinin sebebi de bu... Aslında aktarılan Mercan'ın kendi yorumu değil, Gülen'in okullara nasıl baktığı.

Kitap Fethullah Gülen, arkadaşları, sevenleri ve takipçileri ile cemaat dışından bir avuç insanla yapılan roportajlar üzerine ortaya çıkmış. Sanırım bu da kitabın en önemli zayıflığını oluşturuyor. Kitabı kaleme alan Faruk Mercan... Cemaatle mesleğinin gerektirdiği ilişkiler dışında herhangi bir bağlantısı olduğuna ihtimal vermiyorum. Fakat kitapta sunulan bilgilerin hemen hemen tamamı ya Gülen'in kendisinden ya da Gülen'e en azından sempati ile yaklaştıkları bilinen insanlardan aktarılıyor. Yani hayatının belli bir döneminde Fethullah Gülen'i tanıyıpta ona sempati ile yaklaşmayan hiç mi insan yok? Onların anlatacakları da kitap için önemli malzemeler sunabilirdi. Tabi ki birbirleriyle sürekli haberleşen veya iletişimi olan insanlara ulaşabilmekten çok daha zordur bunu yapabilmek.

Mercan'ın Türkçesi oldukça akıcı... Olabildiğince sade bir Türkçe ile kitabını kaleme almış. Her ne kadar bazı yabancı kökenli kelimelere de rastladım. Mesela, jest, global etik gibi... Söz konusu olan Fethullah Gülen olunca, arapça ve farsça kelimelere de özellikle olayların onun bakışıyla yorumlandığı bölümlerde rastlanıyor. Yine de Faruk Mercan bu konuda yapılabilecek en başarılı sadeleştirmeye imza atıyor.

Fethullah Gülen hakkında yazılan bu kitap büyük ihtimal son kitap olmayacak. Bir kitabın başarısı da bence o konuda son sözü söylemek değil, bilakis ilk sözü söylemektir. Faruk Mercan örnek olacak bir şekilde Fethullah Gülen'in hayatını önyargısız, övmek veya yermek amacı gütmeden yansıtmaya çalışarak önemli bir iş çıkarmış. Varolan bağlantılarını daha da çeşitlendirerek, cemaatle alakalı daha ayrıntılara inen kitaplarını bekliyorum.

Murat Erdin, Bir İslamcı Mersedes'e Biner mi? Hemen Kitap Yayınları, 2008

İslamcı ideolojinin modern anlamda doğuşu İslam dünyasının Batıyla, Batı kurum, hayat pratikleri ve değer yargıları ile karşılaşmasıyla oldu.Bu karşılaşma beraberinde binlerce soruyu getirdi. Bu sorulardan belki de en önemlisi İslami tüketim ahlakı ve bunun tüketimi ana hedef gösteren kapitalist sistemle nasıl bağdaşacağı sorunsalıydı. Bu sorunsal hala çözüme kavuşmuş değil. Mesele sadece faizin haram olup olmadığı sorununa indirgenemez. Aslında kapitalist sistem karşıtı sosyalizm ve türevleri de kapitalist sistemin bu ahlaki zaafına işaret etmiştir. Bu ahlaki zaaf karşısında bir müslümanın duruşu ne olmalıdır? Apaçık teşvik edilen az tüketim ve çok tasarruf ile kapitalizmin sınırsız tüketim ahlakı nasıl bağdaştırılacaktır?

Bu sorunsalın herhangi bir platformda, dini veya seküler ahlak anlamında, tartışılmasını bu kitaptan bekleyenler büyük bir hayal kırıklığını uğrayacak. Zira Murat Erdin'in bir islamcının mersedes kullanmasını kayatın renklerinden biri olarak yorumlamasından öte kitabın başlıkla hiçbir alakası yok. Kitap siyasi ve kültürel manada liberalizmi iliklerine kadar içselleştirilmiş bir gazetecinin değişik güncel olaylara getirdiği yorumların derlemesi ile oluşuyor. Her bir yazıda Murat Erdin takdir edilesi bir istikrar gösteriyor. Bir kere olsun karşılaştığı bir olaya liberal duruşun dışında yaklaşmıyor. Her defasında özğürlükçü, farklılıklara saygılı olmasını biliyor. Bu ise entellektüelimizin derin felsefi krizler yaşadığı Tanzimat ve sonrası dönemde görülmeyecek kadar ender bir olgu.

Kitabın iç düzenlemesinin herhangi bir mantığı yok. Makaleler neden kitapta var olduğu haliyle sıralanmış herhangi bir fikrim yok. Halbuki yazar hayat felsefesine ilişkin güzel bir giriş yazısı yazabilirdi. Liberal felsefenin tarihine inmeden, oldukça basit ve akıcı bir dille yazacağı bu yazı önemli bir katkı olabilirdi. Bu yazı liberalizmi en sade, en insancıl yönüyle bize anlatabilirdi. Bu Erdin için zor bir şey de olmayacaktı. Zira yapması gereken basitçe kendisini anlatması. Daha sonraki yazılar değişik kategorilere ayrılıp bu hayat felsefesinin örnekleri olarak resmedilebilirdi.

Kitabın tenkit edilecebilecek önemli bir tarafı bazı yazıların bütünlüğünün bozuk olması. Yazar bazen tek bir yazı içinde bile konunun bütünselliğine sadık kalamıyorç Örneğin bir yazısında Yazar 28 Şubat sürecinde Türk medyasının nasıl askeriyenin sözcüsü gibi davrandığı ile başlıyor. Kendinden devlet-medya ilişkisine dair bir analiz ve eleştiri beklerken, o yazısını 'Allah aşkına şu türbana bir çare bulun' talebiyle bitiriyor.

Herşeye rağmen Murat Erdin bizlere bir solukta okunabilecek, keyifli bir kitap sunuyor. Ben kitabı üç saatte sonunda yüzümde tatlı bir tebessümle bitirdim.

Şamil Tayyar, Operasyon Ergenekon, İstanbul: Timaş Yayınları, 2008

Ergenekon davası, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Türkiye’nin en önemli gündem maddesi haline geldi. Şamil Tayyar bu kitabında bu davanın tarihsel arka planını dikkatli bir gazeteci gözüyle ortaya koyuyor. Kitabın ana varsayımı Türkiye’ye yabancı değildir. Buna göre, devletin içerisinde kendini devletin gerçek sahibi gören bir örgüt vardır. Bu örgüt AK Parti hükümetini Türkiye’nin geleceği ve kendileri için tehlikeli görmektedir. Bu tehlikeden kurtulmanın tek yolu askerin darbe yapmasıdır. Örgüt 2004 yılında üç darbe girişiminde bulunmuş, başarısızlığa uğrayınca çeteleşme ve yeraltına inme sürecine girmiştir. Bu sürecin hedefi sansasyonel hadiselerle hükümeti yıpratmak ve askeri darbe için uygun zemin hazırlamaktır. Şemdinli olaylarından Danıştay saldırısına; Malatya katliamından Hrant Dink’in öldürülmesine kadar yaşanan farklı olaylar bu bakış açısıyla değerlendiriliyor kitapta.

Şamil Tayyar, birbirinden farklı bütün bu olayları oldukça büyük bir ustalıkla bu hikayenin bir parçası olarak naklediyor. İddia ve çıkarımlarıyla hikayesi oldukça ikna edici. Öte yandan böyle bir örgütün var olan bütün illegal örgütleri kontrol edip bir hedefe yönlendirdiği tezi belgelerle yeterince desteklenmiyor.

Derin devlet olgusunun büyüklüğü ve derinliği Ergenekon örgütlenmesiyle birebir ölçülebilir mi? Kuşkusuz yargı ve emniyet Ergenekonla büyük bir başarıya imza atmıştır. Fakat gerçek derin devletin ne kadarı bu dava ile ortaya çıkarılacaktır? Dolayısıyla Ergenekon örgütlenmesinin, bütünün ne kadarlık bir parçasını oluşturduğunu kestirmek zordur.

Kitabı okuduktan sonra bile, Ergenekon gizemli bir yapı olarak varolmaya devam etmektedir. Kitap her türlü sansasyonel olayı örgütün işi olarak yansıtmasına rağmen, örgütün bizatihi kendisini ortaya koymuyor. Karar alma mekanizması nasıl işler, finansman kaynakları nelerdir, istihbarat nasıl toplanır, Ergenekon örgütüne kim nasıl girebilir, eleman devşirme yöntemi nasıldır, gibi sorular cevapsız bırakılıyor.

Kitabın ana konusu ile ilişkilendirilmeyen tartışmaları da not edelim. Örneğin kitabın sonundaki dağlıca baskını tartışması nasıl bir amaca hizmet etmektedir bilemiyoruz.

Kitap tarihsel olarak olayların sıralanmasıyla kurgulanıyor. Öte yandan yazar tartışmalarda geçmiş ve geleceğe göndermeler yapıyor. Değişik zaman ve zeminlerde gerçekleşmiş olayların mantıksal olarak birbirine bağlanması zaten bunu gerektiriyordu. Halbuki kitap başka türlü kurgulanabilirdi. Mesela kitabın ana fikri en başta özetlenebilirdi. Daha sonra Türkiye’deki çeteleşme olgusunun tarihsel arkaplanı tartışılabilir, takip eden bölümde Ergenekon örgütünün bu tarihsel serüvendeki yeri ortaya konabilirdi? Kitabın kalan bölümünde ise, Ergenekon örgütünün AKP hükümetini devirme girişimleri ele alınabilirdi. Her olayın örgütle bağlantısı böylelikle daha sağlam bir zemine oturtulmuş olurdu.

Son olarak, Şamil Tayyar’ın Türkçesi kayda değer derecede net ve anlaşılır. Türkçeye hakimiyeti kitabı oldukça kılmakta. Öte yandan yazarın böyle güzel bir Türkçe metne “pazıl” veya “flu” kelimeleri serpiştirmesine anlam veremedik.

Herşeye ragmen, Şamil Tayyar’ın kitabı okunmaya değer. Türk derin devletinin karanlık dehlizlerinde bazen korkutucu bazen ümit verici bir yolculuk…

Elizabeth Özdalga, İslamcılığın Türkiye Seyri, 2. Baskı, Çev.: Gamze Türkoğlu, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007

Max Weber, Emile Durkheim, Karl Marx, gibi sosyal bilimlerin en büyük kurucu babaları modernleşme sürecinde dinin ve dini kurumların insan hayatının hemen hemen her alanında etkilerini yitireceklerine inanıyorlardı. Aynı görüş 1950'lerden başlayarak akademik hayata hakim olan modernleşme kuramcılarına da miras kaldı. Bunun doğal neticesi dinin ve dinle alakalı kurum, grup ve kişiliklerin akademik ilgi alanının kıyısında kalması oldu. Konuyla alakalı yazanlar da tarihin uzun seküler yürüyüşünden oldukça emindi. 1970'lerde gittikçe daha çok göze batan ve 1979 da İran devrimiyle doruğa ulaşan dini hareketlenmeler dinin modernleşme sürecinde yok olacağına olan inancı derinden sarstı. Takip eden dönemde din ve dinle alakalı kurum, grup ve kişilikler üzerine yapılan çalışmalar her geçen yıl arttı. Bu dönemin belki de en önemli sorunsalı modernleşme karşısında dinin nasıl dayanıklı kalabildiği oldu. Akademisyenlerin ilk tepkisi dini hareketlenmenin modernleşmenin sancılarının neticesi olduğu idi. Modernleşmeden olumsuz etkilenen toplumsal gruplar dinde bir sığınak bulmuştu. Zamanla bu görüş terkedildi. Hatta yeni dini hareketlerin modernite'nin bir yüzü olduğu iddia edildi.

Benzer akademik süreç Türk modernleşmesi üzerine ortaya çıkan yazın için de geçerli. Çok uzun yıllar din ve dinle alakalı kurum, grup ve kişilikler üzerine yazmak dindar çevrelerin ilgi alanında kaldı. Tarık Zafer Tunaya Hoca'nın 1962'de yayınladığı 'İslamcılık Cereyanı' gerçekten istisna bir çalışmaydı. Türkiye'deki dini gruplar üzerine bilgi sunan derli toplu ilk eser Ruşen Çakır'ın 'Ayet ve Slogan'ı 1990 gibi oldukça geç bir tarihte yayınlandı. Şerif Mardin Hoca'nın Said Nursi üzerine yazdığı kitabın türkçe baskısı ancak ingilizcesinden 6 yıl sonra 1995 yılında geldi. Bu alanda yapılan çalışmalarla çok önemli mesafeler katedildiği muhakkak... Yine de Tunaya hoca'nın yaptığı gibi Türkiye'deki dini hareketlerinin bütünsel bir bakışla tarihi halen daha yazılmadı. Kemal Karpat hocamızın 'İslam'ın Siyasallaşması' maalesef 19. yüzyılın ötesine geçmiyor.

Kitabın isminden Elizabeth Özdalga'nın işte tam bunu bu kitapla yaptığı hissine kapılıyor insan. Türkiye'de İslamcılık hangi evrelerden geçerek bugüne geldi ve Türk devletinin gözünde bazen terörle eş değer bir tehdit arzetmeye başladı? Elizabeth Özdalga hiç kuşkusuz bu projenin altından rahatlıkla kalkabilecek bir isim...

Türkiye'deki dini hareketler üzerine yazının en önemli isimlerinden birisi Özdalga... Maalesef kitap isminin çağrıştırdığı büyüklükte bir iş çıkarmış değil. Kitap Özdalga'nın daha önce yayınladığı makalelerin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuş. Kitaba neden İslamcılığın Türkiye seyri ismi verilmiş hiçbir fikrim yok. Zira kitap birbirinden alakasız, birbiri ile konuşmayan, atıf bile yollamayan, bölümlere ayrıldığı gibi, hiçbir şekilde tarihsel bir analizi de içermiyor.

Kitap dört bölüme ayrılmış. İlk bölümde din olgusuna nasıl yaklaşılması gerektiğine dair kuramsal bir tartışmaya girişilmiş. Bu bölüm din olgusu üzerine çalışmak isteyenlere oldukça önemli dersler veriyor. İkinci bölüm dini hareketlerin siyasetle ilişkisi Necmettin Erbakan ve Necip Fazıl Kısakürek isimleri üzerinden tartışılmış. Yine Necip Fazıl örneğinde Müslüman aydın'ın batı karşısındaki duruşu resmedilmiş. En ilginç yazılardan birinde Özdalga başörtülü bir öğretmenin dini yaşayışı örneğinden yola çıkarak Türkiye'de sivil toplum olgusu ve yaşanan İslam'a ilişkin önemli tespitlerde bulunuyor. Üçüncü bölüm örtünme konusu üzerine iki yazı ve 8 yıllık eğitim tartışması bünyesinde Türkiye'de din eğitimi üzerine bir yazıyı içeriyor. Örtünme ile ilgili yazılan ropörtajlar belki de kitabın en ilginç bilgilerini içeriyor. Dördüncü bölüm Fethullah Gülen hareketi üzerine yazılmış üç yazıdan oluşuyor. İlk yazı Fethullah Gülen'in dindarlığı üzerine bir çalışma... İkinci yazının başlığı çok çarpıcı: Fethullah Gülen hareketinde laikleşme eğilimleri. Başlık çarpıcı olmasına rağmen yapılan analiz bence konuya hakkını verememiş. Fethullah Gülen'in takipçileri misyonerlere benzetilmiş ve dışa doğru açıldıkça seküler bazı değerlerin bu takipçileri etkilediği iddia ediliyor. Bunun nesi ilginç anlamadım. Fethullah Gülen'in takipçilerinin daha önce laik olmadığı varsayımı neden doğru oluyor? Son yazı ise harekete mensup üç kadın öğretmenle yapılan roportajların özeti niteliğinde. Keşke bu roportajlar cemaat içi ilişkiler ve kadının cemaatteki yerine ilişkin daha güzel bir analiz için kullanılsaydı.

Bu bir paragraflık tasvirin Özdalga'nın kitabını tam hakkını vererek özetlediğini iddia edemem. Ama bu kadarcık bir tasvir bile kitabın konuları arasında hiçbir alakanın olmadığını göstermeye kafi... Aynı bölüm içindeki yazıların bile birbirleriyle alakasını göremedim. Kitabın Türkiye'de İslamcılığın Seyri ismini hakedecek bir derleme olmadığı kesin... Sonuçta farklı farklı zamanlarda yazarın yazmış olduğu yazıları yayınevi derlemiş ve bir araya getirmiş. Yeni olan sadece Özdalga'nın bir sayfalık sunuş yazısı. Takdir edilecektir ki o bir sayfacıkta bütün yazıları kapsayıcı ne yazabilirdi. Hiç olmazsa Özdalga her bir bölüm için yazıları toparlar mahiyette bir giriş yazsaydı.

Yazılar yabancı bir dilden Türkçeye çevrilmiş. Çeviri kitapların kaderi olsa gerek, kitabın Türkçesi inanılmaz kuru ve sıkıcı. Yine de oldukça başarılı bir çeviri. Rahatsız edici cümle düşüklüklerine hiç rastlamadım. Kelime seçimlerinde de olabildiğince dikkatli davranılmış. Kullanılan yabancı kökenli kelimeler artık kanıksanmış olanlar. Kitapta referanslar her yazının sonunda verilmiş. Yararlanılan bütün kitapları içeren daha geniş bir referans kitabın sonunda verilebilir. Yine kitabın dizini mevcut değil ki, bence çok önemli bir eksiklik.

İslamcılığın Türkiye Seyri'nin Türkiye'de dini hareketler konusunda ufkumu açtığını ve anlayışımı derinleştirdiğini maalesef iddia edemeyeceğim. Yaptıklarından çok yapamadıklarıyla yeni nesil akademisyen ve araştırmacılara ilham vereceğini sanıyorum. Mesela dini hareketlerdeki laikleşme eğilimleri bence çok ilginç bir soru. Veya bu hareketlerdeki kadınların konumları... Yine de Özdalga Türkiye'de din olgusuna soğukkanlı yaklaşması ve övme ve yerme konusunda orta yolu tutması ile yeni nesil akademisyenlere örnek olması gereken bir akademisyenimiz...