KILAVUZ KARGA
Bu alemde kılavuzunuz karga olmasın...
24 Mart 2013 Pazar
Fatma Müge Göçek, The Transformation of Turkey: Redefining State and Society from the Ottoman Empire to the Modern Era, London: I.B. Tauris, 2011
Modern Türk Tarihi çalışmaları ‘Oryantalizm’in bir eleştirisi olarak doğmamıştır. Daha çok Türklerle alakalı ‘oryantalist’ önermelere karşı milli savunma girişimi olarak doğmuştur. Kısaca iddia edilen, Türklerin millet olarak modernleşme/batılılaşma potensiyeli vardı, Mustafa Kemal Atatürk’ün reformları ile de bunu ispatladılar ve bu yüzden de medeni dünyada yer almaya hakları vardı. Bu savunmacı içgüdü Türk tarih çalışmalarını bugüne kadar etkilemeyi sürdürdü ve bir anlamda bir çok oryantalist oryantal üretti.
Bu savunma içgüdüsünün en bariz etkisi ise Türk tarihi çalışmalarının Türk modernleşmesi ve batılılaşması sürecinin ‘sekülerleşme’ ve milli-devletin kuruluşu gibi başarılı yönlerine abartılı bir vurgu yapması oldu. Öte yandan aynı sürecin etnik ve dini gruplara yöneltilen devlet şiddeti veya farklı gruplar arasındaki şiddet gibi karanlık yönleri ise ya gözardı edildi ya da dipnotlarla geçiştirildi. Bu ‘seçici okuma’ yüzünden Türk çalışmaları Türk modernleşmesi ve batılılaşması sürecini kavrayışımızda önemli boşluklar bırakmış oldu.
‘The Transformation of Turkey: Redefining State and Society from the Ottoman Empire to the Modern Era’ isimli kitabı ile Fatma Müge Göçek bu önemli boşluğu doldurmaya yönelik bir adım atıyor. Kendi ifadesiyle, Göçek ‘Cumhuriyetin buğününde rastlanabilecek Osmanlı geçmişinin karanlık mirasları’na kritik bir bakış atıyor.
Göçek Osmanlı’dan Cumhuriyet’e tevarüs edilen dört mirastan bahsediyor. İlk miras otoriter ve dışlayıcı bir ‘sekülerizm’ anlayışı ve uygulaması, ki etkilerinden uzun süre halihazırdaki AKP hükümetleri bile muzdarip oldu.
İkinci miras bazı dış politika problemleri. Göçek özellikle Ermeni, Kürt ve Kıbrıs sorunlarını Osmanlı’dan miras olarak değerlendiriyor ve halihazırda hakim ‘milli devlet’ kurgusu ile bu sorunların çözülemeyeceğini, dolayısıyla, Türkiye’nin iç ve dış barışa kavuşamayacağını iddia ediyor.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e üçüncü miras ise jakoben bir siyasi kültürü içselleştirmiş siyasi ve bürokratik elit. Aşırı milliyetçi, kutsallaştırılmış bir devlet ve millet için gerekirse şiddete bile başvuran ve bunu yaparken de hiçbir suçluluk duygusu duymayan bir elit…
Göçek’in tartıştığı Osmanlı’dan Cumhuriyet’e son miras ise ‘komplocu bir zihniyet’. Bu komplocu zihniyet Türklerin sürekli bir korku söylemi inşa etmelerine sebep oluyor. Bu söylemde Türkler her daim düşmanlarla dolu bir çevrede bağımsızlıklarını koruma durumundadırlar.
Kitap’ın ilk dört bölümü bu mirasları tartışırken, geri kalan üç bölüm Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yaşanan bir karanlık nokta üzerine yoğunlaşıyor. Bu karanlık nokta Ermeni tehciri ve katliamları. Bölümlerden birisinde, Göçek, Türkiye’de yaşayan iki Ermeni hikaye/roman yazarının eserlerini ele alıyor. Bu bölümde okuyucu esasında Türkiye’de Ermeni olmak ne demek ve Ermeni tehciri ve katliamlarının Türkiye’de kalan Ermeniler üzerindeki psikolojik etkisini, susturulma, hissediyor. Diğer bir bölümde, Göçek 24 Nisan 1915 tarihinin Türkler ve Ermeniler tarafından ortak bir yas günü olması için bir öneri getiriyor. Göçek ayrıca tehcirde hayatları yokolan onlarca entellektüel-profesyonel Ermeniyi isimi isim anarak bir anlamda tehcirle Türkiye’nin neler kaybettiğine somut örnekler sunuyor. Son bölümde ise, Göçek, İttihat ve Terakki’nin Ermeni politikalarına karşı duran ve bu karşı duruşunun fiyatını hayatı ile ödeyen Hüseyin Nesimi’yi hatırlatıyor.
Bu kitapla Fatma Müge Göçek Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte Ermeni meselesini merkeze alarak Türk modernleşmesine kritik bir okuma getiriyor. Ermeni tehciri ve katliamlar ile Göçek, Türk tarih çalışmalarında hakim bir bakış açısını, ki bu bakış açısında Türk modernleşmesi her anlamda ilerlemeyi temsil eder, sorgulamamıza yardımcı oluyor.
Öte yandan kitabın eleştirilmesi gereken bir çok yönü var. İlk olarak, Osmanlı’nın Cumhuriyet’e mirasları eşit derecede dikkat ve titizlikle ele alınmıyor. Birinci ve ikinci mirasların tartışması oldukça yüzeysel ve üçüncü ve dördüncü mirasların tartışması kadar detaylı ve zengin değil. Kitapta ele alınan bütün konular için en fazla yeri dördüncü miras işgal ediyor. Bu mirası ele alan bölüm tam 86 sayfa ve bu haliyle kitabın yüzde 35’ini oluşturuyor. Bu haliyle kitap daha çok bu bölüme birazda zorlama ilişkilerle eklenmiş makaleler derlemesi gibi gözüküyor.
İkincisi, kitap Osmanlı’dan Cumhuriyet’e mirasların bugünü etkilediğini iddia ediyor ama aradan geçen on yıllar boyunca bu mirasların hangi mekanizmalarla korunduğuna dair ikna edici bir savunma yapamıyor. En titiz ele alınan dördüncü mirasın bile günümüze nasıl aktarıldığına dair bir açıklama çabasına girmiyor Göçek… Yazar için, Türklerin söz konusu korkusu gerçek bir korku değil, daha çok kurgulanan bir korku. Fakat, Türkler için bu korku gerçek mi, kurgu mu? Göçek’in kitabı bir cevap vermiyor.
Bu önemsiz bir konu değil. Zira yazar bu korkuya iddia ettiğinin aksine sosyolojik bir olgu olarak yaklaşmıyor. Daha çok psiko-patolojik bir bozukluk muamelesi yapıyor. Bu yüzden de söz konusu mirasa ‘Sevr Sendromu’ adını veriyor. Böylece bu olgu sosyal bilimsel teorilerle açıklanamayacak psikolojik bir olgu olarak kategorize edilmiş oluyor.
Son olarak, Göçek akademik bir çalışmaya yakışmayan ve çok dikkatlice düşünülmemiş bazı önermelerde bulunuyor. Mesela bir iddiasına göre Osmanlılar son bir kaç on yıl içinde topraklarının yüzde 90’ını kaybetti. Veya bugünki topraklar kısa bir süre öncesine kadar elde bulunan toprakların yüzde 10’una tekabül ediyor. Bu iddiayı ciddiye alırsak, Osmanlı’nın 19. Yüzyıl ortasındaki toprak miktarı 7 milyon küsür kilometre kare olması gerekir, ki bu düpedüz yanlış bir önerme. Bir başka önerme ise, tehcir ve katliamlar olmasaydı, bugün Türkiye’de 20 milyon Ermeni’nin olacağı… Öte yandan yazar Ermenilerin Osmanlı nüfusunun yüzde 10’unu oluşturduğunu da iddia ediyor. Bugün Türkiye nüfusu 75 milyon civarında ise, Ermeninlerin en iyi ihtimalle 10 milyon olması gerekir. Diğer bir iddia ise, Türklerin Ermenilere karşı yapılanlardan duyduğu suçluluk duygusu ile konu hakkında susmayı tercih ettiğini iddia ediyor. Yapılan psikolojik analiz bir tarafa, bu suskunluk iddiasına Göçek herhangi bir kanıt getirmiyor.
Bu problemlere rağmen yine de kitap Türk çalışmalarına önemli bir katkıda bulunuyor. Göçek, Osmanlı’nın son döneminde yaşanan şiddeti dönemin şartları içerisinden de okumasını yapıyor. Yani okuyucunun söz konusu şiddetin neden olduğunu anlamasına yardımcı oluyor. Öte yandan, bir çok Türk akademiklerinin yaptığını da yapmıyor Göçek. Söz konusu şiddeti ahlaken yasallaştırmıyor. Gökçek yaşananlara karşı çok güçlü bir ahlaki karşı duruş sergiliyor. Bu ahlaki duruş kitabın önemli bir zaaf noktasını da oluşturuyor. Özellikle son üç bölüm akademik analizlerden daha çok, bir dava propagandasına dönüşüyor. Daha da vahimi, Göçek’in davası sadece Ermeni trajedisinin Türk devleti tarafından tanınması ile sınırlı. Halbuki, Türk modernleşmesine getirdiği eleştiri ile, Göçek çok daha kapsamlı bir reform avukatlığına girişebilirdi.
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Cemalettin Canlı ve Yusuf K. Beysülen, Zaman İçinde Bediüzzaman, İletişim Yayınları, 2010
Osmanlı/Türk modernleşmesi yazınında hakim görüş modernleşmenin dini toplumsal hayatın dışına atma çabası olduğudur. Nitekim Niyazi Berkes'in bu alandaki klasik eseri, Türkiye'de Çağdaşlaşma'nın ingilizce aslı Türkiye'de Sekülerleşmenin Gelişimi (The Development of Secularism in Turkey)'dir. Bernard Lewis'in Modern Türkiye'nin Doğuşu da Osmanlı/Türk modernleşmesi sekülerleşme süreci etrafında kurgular. İlginçtir ki, Berkes-Lewis kurgusu hemen hemen Türkiye'de her kesim, İslamcı olsun, Kemalist olsun, tarafından kabul edilmiştir. Süreç sonucunda din, devlet, siyaset, ekonomi ve diğer alanlardan dışlanmış, vicdanlara hapsedilmiştir. Türkiye'de İslamcı söylem bu kurgunun bir adım ötesine gidip, özellikle Cumhuriyet döneminde amacın dinin vicdanlardan da atılması olduğunu öne sürer.
Bu klasik kurguyu te'yid eden en önemli örnek kuşkusuz Bediüzzaman Said Nursi örneğidir. Osmanlı'nın son döneminin bu hırçın İslamcısının, Cumhuriyet döneminde hapis hapis, mahkeme mahkeme, belde belde sürülmesi tek parti iktidarının dini bastırmasının mükemmel bir örneği olarak karşımıza sunulur. Said Nursi'nin bizzat kendisinin de bu resme önemli katkılarda bulunduğuna şüphe yoktur. Said Nursi Cumhuriyet ilan edildiğinde, 50 yaşlarında, evlenmemiş ve daha yaşayacak 37 yılı olan birisiydi. Demokrat Parti dönemi dahil, bu 37 yılı ne açıdan bakılırsa bakılsın rejimin uygulamaları tarafından harcandı. Bundan dolayı birilerine kızgın/kırgın olması, bütün bunların onun başına neden geldiğini, hayatını manalandırmaya çalışması gayet doğaldır, insanidir. Doğal olmayan, olmaması gereken, bu oldukça şahsi okumanın üzerine tarihçilerin ve sosyal bilimcilerin yakın Türkiye tarihini kurgulamalarıdır.
Kuşkusuz ki, Said Nursi'nin hayatı bize Osmanlı/Türk modernleşmesi ve din ilişkisine dair önemli ipuçları sağlar. Şerif Mardin'in Bediüzzaman Said Nursi Olayı bu iddianın en ikna edici delili olsa gerek. Öte yandan Said Nursi'nin hayatı bilinmezliklerle doludur. Birazda bu yüzden, hayatından bölük pörçük alıntılar yukarıda özetlediğim klasik kurgu için mükemmel veriler sunabilir. Hayat hikayesine kaynak olacak eser, Tarihçe-i Hayat şahsından daha çok eserlerini nazara verir. Sadık takipçilerinin yazdıkları biyografik çalışmalar menkıbe ile gerçekleri birbirine karıştırır. Bu yüzden bu hayat hikayeleri faydalı olsalar da, konu ile alakalı tarih ve sosyal bilimler çalışmalarında dikkatlice kullanılmazlarsa yanıltıcı olabilir.
Cemalettin Canlı ve Yusuf Kenan Beysülen'in araştırmacılık örneği çalışması Zaman İçinde Bediüzzaman bu eksikliği önemli ölçüde gideriyor. Said Nursi'nin hayatı çocukluğundan ölümüne büyük bir titizlikle yeniden kurgulanmış bu kitapta. Belgelerin sustuğu yerde, iki yazar oldukça makul akıl yürütmelerle Said Nursi'nin hayat hikayesini dolduruyor ve gözlerimizin önüne seriyor.
Din adamları, özellikle Said Nursi gibi efsane bir isim, takipçilerinin kaleminde insanüstü bir varlık haline dönüşür. Eserleri de zaman ve mekandan bağımsızlaşır. Bu yüzden söz konusu kişiyi anlamak zorlaşır. Canlı ve Beysülen'in kurguladığı hayat hikayesinde ise, Said Nursi ile daha çok empati kurabildim, onu daha iyi anlayabildim. Çünkü gözümün önünden insanüstü bir varlığın değil, bir insanın mücadelesi geçti. Hayalleri ve hayal kırıklıkları ile, acıları ve sevinçleri ile, zaafları ve yetenekleriyle, inatçılığı ve kompleksleriyle, korkularıyla, dini için herşeyi kaybetmeyi göze almış idealistliği ile bir insan belirdi hayalimde. Devletin hemen hemen hiçbir imkanının ulaşmadığı, Van gölünü güneyden çevreleyen yalçın dağların kucağında doğmuş birisinin nasıl tarihi bir şahsiyet haline gelebildiğinin hikayesini okudum. İstanbul'a 1907'de gelip, Kürtlerin Osmanlı/Türk devletine sadakatlerinin devamı için kendine göre bir çözümünü bulmuş ve bu çözümü hayata geçirmek için çırpınan gencecik birisi ile tanıştım kitapta. Takip eden 18 yıl içerisinde de bütün çırpınmalarının nasıl hüsranla bittiğini görüp büyük bir hayal kırıklığı ile memleketine dönen bir insanı hayal ettim. Muhtemelen İstanbul Türkçesi konuşamadığı, İstanbul'un elit çevrelerinden uzak giyimi ile de alay edilen bir insandı.
İstanbul'dan ilk uzaklaşmasında şöyle diyordu Said Nursi: "Ey Koca İstanbul... Elveda ey gelin libası giymiş acuze-i şemta! Usandım; sen zehirli bala benzersin. Belki, medeni libası giymiş vahşi adama benzersin. Sureten ne kadar medeniliğin var; sireten dahi nifak, sefahet, ağraz içinde o kadar, o derece vahşisin.." (s.164)
Canlı ve Beysülen bu kitapta Said Nursi'nin eserlerini bu hikayenin içerisine yerleştirerek onu daha iyi anlamamıza yardımcı olmuş. Mesela, Said Nursi'yi döneminin diğer İslamcı reformistlerinden ayıran en önemli risalesi, İçtihad Risalesi'nin Kurtuluş Savaşını müteakiben Ankara'da kaldığı süre içinde, Arapça yazdığı bilgisi inanılmaz önemli bir not. Yine çok önemli eserler Sikke-i Tasdik-i Gaybi ve 5. Şua'ların aslında Risale-i Nur'ların mücedditlik iddiasını doğrulamak amacıyla yazılması peşi sıra gelen Abdülhakim Arvasi ile yaşanan tartışmayı anlamamıza yardımcı oluyor.
Kitabın yakın Türkiye tarihini anlamamıza yardımcı olacak önemli bir katkısı, dini grup ve muhafazakar kesimlerin Demokrat Parti ile birlikte sağ partilere yaklaşma sürecini detaylandırması. Bunu Said Nursi'nin aslında 1917 devriminin hemen ertesinde komünizme sempatik yaklaşması arkaplanında okumakta ayrıca şaşırtıcı.
Bence, kitabın en önemli katkısı, en başta özetlediğim Osmanlı/Türk modernleşmesi ve din arasındaki hakim algıya önemli bir itiraz getirmesi. Said Nursi'nin Cumhuriyet tecrübesi aslında bize aktarıldığı kadar rejimin din karşıtlığına hükmetmemizi netice verecek bir tecrübe değil. Kitaptaki anlatıma göre, Said Nursi Demokrat Parti döneminde devletle daha fazla sorun yaşıyor, tek parti döneminde değil. Sürekli gözetim altında olmasının sebebi ise, din adamlığından daha çok Kürtlüğü.
Kitapta daha birçok ilginç bilgi var. Hepsini burada paylaşmam mümkün değil. Bir bütün olarak kitap Osmanlı/Türk modernleşmesine dair önyargılarımızı ve önkabullerimizi ciddi bir sorgulamaya tabi tutuyor. Konu ile alakalı son sözü tabi ki söylemiş değil. Ama bundan sonra Canlı ve Beysülen'in çalışmasını gözardı eden her çalışma eksik olacaktır.
Bazı kitaplar vardır, keşke bu kitabı ben yazsaydım dersiniz. Zaman İçinde Bediüzzaman benim için öyle bir kitap. Keşke ben yazmış olsaydım.
Bu klasik kurguyu te'yid eden en önemli örnek kuşkusuz Bediüzzaman Said Nursi örneğidir. Osmanlı'nın son döneminin bu hırçın İslamcısının, Cumhuriyet döneminde hapis hapis, mahkeme mahkeme, belde belde sürülmesi tek parti iktidarının dini bastırmasının mükemmel bir örneği olarak karşımıza sunulur. Said Nursi'nin bizzat kendisinin de bu resme önemli katkılarda bulunduğuna şüphe yoktur. Said Nursi Cumhuriyet ilan edildiğinde, 50 yaşlarında, evlenmemiş ve daha yaşayacak 37 yılı olan birisiydi. Demokrat Parti dönemi dahil, bu 37 yılı ne açıdan bakılırsa bakılsın rejimin uygulamaları tarafından harcandı. Bundan dolayı birilerine kızgın/kırgın olması, bütün bunların onun başına neden geldiğini, hayatını manalandırmaya çalışması gayet doğaldır, insanidir. Doğal olmayan, olmaması gereken, bu oldukça şahsi okumanın üzerine tarihçilerin ve sosyal bilimcilerin yakın Türkiye tarihini kurgulamalarıdır.
Kuşkusuz ki, Said Nursi'nin hayatı bize Osmanlı/Türk modernleşmesi ve din ilişkisine dair önemli ipuçları sağlar. Şerif Mardin'in Bediüzzaman Said Nursi Olayı bu iddianın en ikna edici delili olsa gerek. Öte yandan Said Nursi'nin hayatı bilinmezliklerle doludur. Birazda bu yüzden, hayatından bölük pörçük alıntılar yukarıda özetlediğim klasik kurgu için mükemmel veriler sunabilir. Hayat hikayesine kaynak olacak eser, Tarihçe-i Hayat şahsından daha çok eserlerini nazara verir. Sadık takipçilerinin yazdıkları biyografik çalışmalar menkıbe ile gerçekleri birbirine karıştırır. Bu yüzden bu hayat hikayeleri faydalı olsalar da, konu ile alakalı tarih ve sosyal bilimler çalışmalarında dikkatlice kullanılmazlarsa yanıltıcı olabilir.
Cemalettin Canlı ve Yusuf Kenan Beysülen'in araştırmacılık örneği çalışması Zaman İçinde Bediüzzaman bu eksikliği önemli ölçüde gideriyor. Said Nursi'nin hayatı çocukluğundan ölümüne büyük bir titizlikle yeniden kurgulanmış bu kitapta. Belgelerin sustuğu yerde, iki yazar oldukça makul akıl yürütmelerle Said Nursi'nin hayat hikayesini dolduruyor ve gözlerimizin önüne seriyor.
Din adamları, özellikle Said Nursi gibi efsane bir isim, takipçilerinin kaleminde insanüstü bir varlık haline dönüşür. Eserleri de zaman ve mekandan bağımsızlaşır. Bu yüzden söz konusu kişiyi anlamak zorlaşır. Canlı ve Beysülen'in kurguladığı hayat hikayesinde ise, Said Nursi ile daha çok empati kurabildim, onu daha iyi anlayabildim. Çünkü gözümün önünden insanüstü bir varlığın değil, bir insanın mücadelesi geçti. Hayalleri ve hayal kırıklıkları ile, acıları ve sevinçleri ile, zaafları ve yetenekleriyle, inatçılığı ve kompleksleriyle, korkularıyla, dini için herşeyi kaybetmeyi göze almış idealistliği ile bir insan belirdi hayalimde. Devletin hemen hemen hiçbir imkanının ulaşmadığı, Van gölünü güneyden çevreleyen yalçın dağların kucağında doğmuş birisinin nasıl tarihi bir şahsiyet haline gelebildiğinin hikayesini okudum. İstanbul'a 1907'de gelip, Kürtlerin Osmanlı/Türk devletine sadakatlerinin devamı için kendine göre bir çözümünü bulmuş ve bu çözümü hayata geçirmek için çırpınan gencecik birisi ile tanıştım kitapta. Takip eden 18 yıl içerisinde de bütün çırpınmalarının nasıl hüsranla bittiğini görüp büyük bir hayal kırıklığı ile memleketine dönen bir insanı hayal ettim. Muhtemelen İstanbul Türkçesi konuşamadığı, İstanbul'un elit çevrelerinden uzak giyimi ile de alay edilen bir insandı.
İstanbul'dan ilk uzaklaşmasında şöyle diyordu Said Nursi: "Ey Koca İstanbul... Elveda ey gelin libası giymiş acuze-i şemta! Usandım; sen zehirli bala benzersin. Belki, medeni libası giymiş vahşi adama benzersin. Sureten ne kadar medeniliğin var; sireten dahi nifak, sefahet, ağraz içinde o kadar, o derece vahşisin.." (s.164)
Canlı ve Beysülen bu kitapta Said Nursi'nin eserlerini bu hikayenin içerisine yerleştirerek onu daha iyi anlamamıza yardımcı olmuş. Mesela, Said Nursi'yi döneminin diğer İslamcı reformistlerinden ayıran en önemli risalesi, İçtihad Risalesi'nin Kurtuluş Savaşını müteakiben Ankara'da kaldığı süre içinde, Arapça yazdığı bilgisi inanılmaz önemli bir not. Yine çok önemli eserler Sikke-i Tasdik-i Gaybi ve 5. Şua'ların aslında Risale-i Nur'ların mücedditlik iddiasını doğrulamak amacıyla yazılması peşi sıra gelen Abdülhakim Arvasi ile yaşanan tartışmayı anlamamıza yardımcı oluyor.
Kitabın yakın Türkiye tarihini anlamamıza yardımcı olacak önemli bir katkısı, dini grup ve muhafazakar kesimlerin Demokrat Parti ile birlikte sağ partilere yaklaşma sürecini detaylandırması. Bunu Said Nursi'nin aslında 1917 devriminin hemen ertesinde komünizme sempatik yaklaşması arkaplanında okumakta ayrıca şaşırtıcı.
Bence, kitabın en önemli katkısı, en başta özetlediğim Osmanlı/Türk modernleşmesi ve din arasındaki hakim algıya önemli bir itiraz getirmesi. Said Nursi'nin Cumhuriyet tecrübesi aslında bize aktarıldığı kadar rejimin din karşıtlığına hükmetmemizi netice verecek bir tecrübe değil. Kitaptaki anlatıma göre, Said Nursi Demokrat Parti döneminde devletle daha fazla sorun yaşıyor, tek parti döneminde değil. Sürekli gözetim altında olmasının sebebi ise, din adamlığından daha çok Kürtlüğü.
Kitapta daha birçok ilginç bilgi var. Hepsini burada paylaşmam mümkün değil. Bir bütün olarak kitap Osmanlı/Türk modernleşmesine dair önyargılarımızı ve önkabullerimizi ciddi bir sorgulamaya tabi tutuyor. Konu ile alakalı son sözü tabi ki söylemiş değil. Ama bundan sonra Canlı ve Beysülen'in çalışmasını gözardı eden her çalışma eksik olacaktır.
Bazı kitaplar vardır, keşke bu kitabı ben yazsaydım dersiniz. Zaman İçinde Bediüzzaman benim için öyle bir kitap. Keşke ben yazmış olsaydım.
27 Temmuz 2011 Çarşamba
Fatmagül Berktay, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis Yayınları, 2009
İslam'da kadın konusu belli önyargılar ve genel geçer varsayımlar esas alınarak çalışılıyor. Özellkle Türkiye'deki çoğu feminist yazar İslamda kadın konusuna belli ön kabullerle ve dine karşı başlangıçtan var olan (a priori) negatif yargılarla yaklaşıyor. 'Din gelişmeye engeldir, din geri kalmanın kaynağıdır' şeklindeki yaklaşım modern kadın çalışmalarında hakim. Bu yaklaşımın uzantısı olan 'kadınların ikincil konumuna islamın sebep olduğu' fikri ülkemizde seküler feminist yazarlar tarafından geniş kabul görüyor. Karşılaştırmalı din analizi yapan bazı feministler yalnızca İslamı değil Hıristiyanlık ve Yahudiliği de çalışmalarına dahil ederek daha genel anlamda bütün dinlerin kadınların ikincil statüsünden sorumlu olduğunu iddia etmeye kadar gidiyor. Son zamanlarda okuduğum, Fatmagül Berktay'ın 'Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın' kitabı bu alanda güzel bir örnek. Kitap yalnızca İslamı değil, Hıristiyanlık ve Yahudilik ile kutsal kitaplarını da içerisine dahil ederek genel bir iddiaya varıyor. Ataerkil toplum biçimlerinin ve buna bağlı olarak kadınların yaşadığı sorunların sorumlusunun 'din' olduğunu öne süren bu iddia, bazı önyargıları ve yanlış kabulleri içinde barındırması bakımından tartışmalı.
Herşeyden önce dini geleneksel ve katı bir bağ olarak tanımlayan ve modernleşmenin önündeki en büyük engel olarak nitelendiren bu yaklaşım, modernitenin tanımını tek yönlü ve hatalı yapıyor. Bu yaklaşım en başından dinleri 'anti modern' ya da 'ilkel' olarak tanımlayıp, yıllar geçtikçe ve şartlar değiştikçe yerinde sayan ve hiçbir gelişme göstermeyen sabit yapılar olarak varsayıyor. Berktay'ın kitabında herşeyden önce bu varsayımın gücü hissediliyor.
Diğer bir sorun da kitapta İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğin kadına yaklaşım açısından aynı kefede tutulması ve yazarın iddiasına ulaşmada benzer işlevi görmesi. Oysa Hristiyanlık ve Yahudilik düşüncesi ile İslam arasında kadına yaklaşım açısından temelde bariz farklar mevcut. Bu farklılıkları 'yaratılış' ve 'cennetten kovulma' kıssalarında görmek mümkün. İnsanlığın ortaya çıkışını ve dünyadaki maddesel yaşamın başlangıcını teorize eden bu kıssalar kadın ve erkek arasındaki dinamikleri büyük ölçüde etkileyerek cinsler arasında bir hiyerarşi kurmada önemli. Nitekim Hristiyanlık ve Yahudiliğin bu iki meseleyi ele alışı ile (kadını ilgilendiren kısımlar açısından) İslamın yaklaşımı arasında büyük farklar var. Berktay'ın kitabındaysa bu farklardan ziyade, tüm dinlerde 'ortak' olan bazı kavram ve algılar ele alnıyor ve bunların kadınların gelişmesine nasıl 'engel' olduğu anlatılıyor.
Konuyu daha net anlamak ve kitaptaki eksik noktaları aydınlatmak için yaratılış ve cennetten kovulma hikayelerinin kutsal kitaplarda nasıl ele alındığını derinlemesine analiz etmek gerekiyor. Zira bu iki mesele dini sistemlerde kadının nasıl algılandığına dair önemli bir ipucu niteliğinde. Hz Adem ile Hz Havva'nın yaratılan ilk insanlar olduğu inancı üç dinde de ortak olan bir nokta. Ancak arada bazı farklılıklar bulunuyor. Bunlardan ilki 'kaburga kemiği' hikayesi. Buna göre Allah (ya da genel ifade ile Tanrı) ilk Adem'i yarattı, sonrasında ise O'nun kaburga kemiğinden bir parça alarak eşi Havva'yı yarattı. Yaratılış süreci İncil ve Tevrat'ta kısaca bu şekilde ifade ediliyor. Kuran'da ise yaratılışla alakalı bölüm Nisa suresi'nde geçen 'Rabbiniz sizi tek bir nefisten yarattı, ondan da eşini yarattı..' ayetiyle anlatılıyor. Ancak ayette geçen 'nefis' kelimesi tefsirciler tarafından farklı yorumlanarak Hz Havva'nın eşi Hz Adem'den, Onun kaburga kemiğinden yaratıldığı yönündeki inanca eklemleniyor. İslami çevrelerde geniş kabul gören bu yaklaşım aslında bizzatihi İslam'a ve kutsal Kitap Kuran'a dayanmıyor. Ancak gerek Kur'an dili olan Arapça'nın 'cinsiyet temelli' yapısı gereği 'nefis' kelimesinin farklı şekillerde tanımlanması, gerekse Kuran'ın indiği dönemde yaratılış konusunda hakim olan inancın Tevrat'ın Tekvin kitabında geçen hikayeye dayanması kaburga kemiği meselesinin İslama atfedilmesine yol açıyor.
Yaratılış bahsinin dışında İslam ile Yahudilik ve Hristiyanlığı birbirinden ayıran en önemli fark şüphesiz 'cenneten kovulma' kıssası. Cennette bulunan yasak bir ağacın meyvesinden yiyen Hz Adem ve Hz Havva'nın cenneten kovularak dünyaya gönderilişinin anlatıldığı kıssa kutsal kitaplarda çok önemli bir noktada farklılaşıyor. Tevrat'ın Tekvin kitabında geçen hikayede şeytan ilk olarak Hz Havva'nın aklına giriyor ve Onu yasak meyveyi yemeye ikna ediyor. Havva ise Adem'in aklını çelerek Onun da yasak meyveden yemesini sağlıyor. Tanrı'ya karşı kendini savunmaya çalışan Adem ise kendisinin bir suçu olmadığını, Havva'nın aklını çeldiğini söylüyor. Bunun sonucunda Tanrı Havva özelinde tüm kadın cinsini 'doğum sancısı ve erkeğe itaat' ile cezalandırırken erkekleri de 'sıkıntılı bir dünya hayatı yaşamaya' mahkum ediyor.
Hikayenin benzer şekilde anlatıldığı İncil'de kadın çok daha net bir ifade ile suçlanıyor. İlgili bölümlerde 'Aslında Adem'in şeytana uymadığı ancak Havva'nın şeytana uyarak günaha girdiği' belirtilerek sorumluluk açıkça kadına yükleniyor. Tevrat ve İncil'de geçen bu bahis kadın ve erkek arasında ciddi bir hiyerarşi yaratırken kadının toplumda tüm kötülüklerin kaynağı olarak görülerek 'lanetlenmesine' neden oluyor. Bütün bunların bir sonucu olarak o dönem kiliselerinde 'kadının ruh sahibi olup olmadığı'nın dahi tartışma konusu olması, hatta 16. yüzyıl Fransa'sında 'kadının ruh taşıdığı ancak bu ruhun şeytani olduğu' sonucuna varılması şaşırtıcı değil.
Oysa Kuran'da ilgili kıssa anlatılırken dengeli ve eşit bir yaklaşım benimseniyor. 'Şeytan o ikisine fısıldadı', 'Onları yoldan çıkardı' gibi ifadeler Hz Adem ile Hz Havva'ya eşit sorumluluk yüklendiğini gösteriyor. Ancak Tevrat ve İncil'de geçen ve kadını aşağılayan ifadelerin, dönemin Plato'ya dayanan hakim Yunan felsefesi de göz önüne alındığında Kuran tefsirlerinde ciddi izler bıraktığını söylemek mümkün. Nitekim klasik tefsir alimlerinin bir bölümü Tevrat ve İncil'de geçen ifadeleri esas alarak Hz Havva'nın 'erkeğin kadın tarafından yoldan çıkarılmasına ilk örneği teşkil ettiğini' iddia ediyor. Bu durum Yunan felsefesi ve Yahudi-Hristiyan kültürünün İslam düşüncesine ne denli etki ettğini ve kadın hakkında yalan yanlış bir çok inancın İslam'a nasıl sızdığını gözler önüne seriyor. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde 'İsrailiyat ve Yunan felsefesinin Kuran tefsirlerine sirayet ettiğini' söylerken tam da bu noktaya işaret ediyor. Kadını fitne ve fesadın kaynağı olarak gören zihniyetin günümüz müslüman toplumlarında İslami bir kisvede karşımıza çıkması ise düşündürücü. Suudi Arabistan'da kadınların araba kullanmasının 'yeryüzüne fitne fesat yaydıkları gerekçesiyle yasaklanması', kaynağını Yahudi-Hristiyan geleneğinden alan bu ve benzeri inançların, asıl kaynakları araştırılmaksızın İslama dayandırılmasına sebebiyet veriyor.
Tüm bunların yanı sıra her ne kadar ilahi olsalar da tüm dinler bir anlamda 'insan' yapımı. Her din, ortaya çıktığı dönemin şartları ve kafa yapıları doğrultusunda şekilleniyor. Dinlere, ya da daha spesifik olursak kutsal kitaplara halen kullanmakta olduğumuz bazı kavram ve ifadeleri yükleyen biz insanlarız. Dolayısıyla bir dinin direk ve kati olarak herhangi bir alandaki bozukluktan ya da aksaklıktan sorumlu tutulması doğru bir yaklaşım değil. Bu nedenle din sistemlerinde kadın incelenirken 'ilahi olan din' ile 'dünyevi olan insan' arasındaki ayrımı gözetmek, din ile dini yaşayan insanlar arasında fark olduğunu kabul etmek gerekiyor. Müslüman dünyası özelinde konuşursak, Suudi Arabistan'da kadının geri kalmış olması bizzat İslam'dan değil onu yorumlayan insanların, yani müslümanların anlayışından kaynaklanıyor. Bu nedenle İslam'da kadını değerlendirirken, esas kutsal metin olan Kuran ile sınırlı insan zihninin bir ürünü olan tefsirler arasında farklılıklar olduğunu, ayetlerin yorumlanmasında dönemim hakim yargı ve inançları gibi pek çok 'dış faktörün' etkili olduğunu unutmamak gerekiyor. Kısaca var olan bir aksaklıktan direk din sorumlu tutulmadan önce sebep-sonuç ilişkilerinin daha derin analiz edilmesi lazım.
Fatmagül Berktay'ın çalışması tüm dinlerin, özelde ise İslam'ın, kadına bir nevi 'düşman' yaklaştığı varsayımından yola çıkarak en başında hata yapıyor. Modern feminist yazarların kabul etmesi gereken nokta, dinin 'kadınların gelişmesi önündeki en büyük engel' ve geri kalmaya tek sebep' olmak zorunda olmadığı; bilakis doğru ve özüne uygun bir şekilde yorumlandığında kadına ihtiyacı olan gücü fazlasıyla verebileceği gerçeği. 'Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın' ve benzeri çalışmalar, bu saydığım ön kabuller ile hareket etmeleri bakımından eksik kalıyor. Kadının Kuran'da, yukarıda bahsettiğim kıssalardan hareketle, İncil ve Tevrat'takinden bariz bir üstünlükle ele alınmasına rağmen günümüzde neden müslüman dünyasında daha çok sorunla karşı karşıya kaldığını açıklamak için, tüm önyargı ve kabullerden uzak, daha kapsamlı ve tarafsız çalışmalara ihtiyaç var. Dini temelde reddeden bir zihniyetin din'de kadının yerini açıklamaya çalışması sonu en başından belli bir filme benzer..
Not: Bu kitap yorumu Feyza Gümüşlüoğlu'na aittir. Yazısına Timeturk.com'da 27 Temmuz 2011 tarihinde yayınlanmıştır. Yazıya ulaşmak için: http://www.timeturk.com/tr/makale/feyza-gumusluoglu/tek-tanrili-dinler-ve-yanlis-onkabuller.html
Herşeyden önce dini geleneksel ve katı bir bağ olarak tanımlayan ve modernleşmenin önündeki en büyük engel olarak nitelendiren bu yaklaşım, modernitenin tanımını tek yönlü ve hatalı yapıyor. Bu yaklaşım en başından dinleri 'anti modern' ya da 'ilkel' olarak tanımlayıp, yıllar geçtikçe ve şartlar değiştikçe yerinde sayan ve hiçbir gelişme göstermeyen sabit yapılar olarak varsayıyor. Berktay'ın kitabında herşeyden önce bu varsayımın gücü hissediliyor.
Diğer bir sorun da kitapta İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğin kadına yaklaşım açısından aynı kefede tutulması ve yazarın iddiasına ulaşmada benzer işlevi görmesi. Oysa Hristiyanlık ve Yahudilik düşüncesi ile İslam arasında kadına yaklaşım açısından temelde bariz farklar mevcut. Bu farklılıkları 'yaratılış' ve 'cennetten kovulma' kıssalarında görmek mümkün. İnsanlığın ortaya çıkışını ve dünyadaki maddesel yaşamın başlangıcını teorize eden bu kıssalar kadın ve erkek arasındaki dinamikleri büyük ölçüde etkileyerek cinsler arasında bir hiyerarşi kurmada önemli. Nitekim Hristiyanlık ve Yahudiliğin bu iki meseleyi ele alışı ile (kadını ilgilendiren kısımlar açısından) İslamın yaklaşımı arasında büyük farklar var. Berktay'ın kitabındaysa bu farklardan ziyade, tüm dinlerde 'ortak' olan bazı kavram ve algılar ele alnıyor ve bunların kadınların gelişmesine nasıl 'engel' olduğu anlatılıyor.
Konuyu daha net anlamak ve kitaptaki eksik noktaları aydınlatmak için yaratılış ve cennetten kovulma hikayelerinin kutsal kitaplarda nasıl ele alındığını derinlemesine analiz etmek gerekiyor. Zira bu iki mesele dini sistemlerde kadının nasıl algılandığına dair önemli bir ipucu niteliğinde. Hz Adem ile Hz Havva'nın yaratılan ilk insanlar olduğu inancı üç dinde de ortak olan bir nokta. Ancak arada bazı farklılıklar bulunuyor. Bunlardan ilki 'kaburga kemiği' hikayesi. Buna göre Allah (ya da genel ifade ile Tanrı) ilk Adem'i yarattı, sonrasında ise O'nun kaburga kemiğinden bir parça alarak eşi Havva'yı yarattı. Yaratılış süreci İncil ve Tevrat'ta kısaca bu şekilde ifade ediliyor. Kuran'da ise yaratılışla alakalı bölüm Nisa suresi'nde geçen 'Rabbiniz sizi tek bir nefisten yarattı, ondan da eşini yarattı..' ayetiyle anlatılıyor. Ancak ayette geçen 'nefis' kelimesi tefsirciler tarafından farklı yorumlanarak Hz Havva'nın eşi Hz Adem'den, Onun kaburga kemiğinden yaratıldığı yönündeki inanca eklemleniyor. İslami çevrelerde geniş kabul gören bu yaklaşım aslında bizzatihi İslam'a ve kutsal Kitap Kuran'a dayanmıyor. Ancak gerek Kur'an dili olan Arapça'nın 'cinsiyet temelli' yapısı gereği 'nefis' kelimesinin farklı şekillerde tanımlanması, gerekse Kuran'ın indiği dönemde yaratılış konusunda hakim olan inancın Tevrat'ın Tekvin kitabında geçen hikayeye dayanması kaburga kemiği meselesinin İslama atfedilmesine yol açıyor.
Yaratılış bahsinin dışında İslam ile Yahudilik ve Hristiyanlığı birbirinden ayıran en önemli fark şüphesiz 'cenneten kovulma' kıssası. Cennette bulunan yasak bir ağacın meyvesinden yiyen Hz Adem ve Hz Havva'nın cenneten kovularak dünyaya gönderilişinin anlatıldığı kıssa kutsal kitaplarda çok önemli bir noktada farklılaşıyor. Tevrat'ın Tekvin kitabında geçen hikayede şeytan ilk olarak Hz Havva'nın aklına giriyor ve Onu yasak meyveyi yemeye ikna ediyor. Havva ise Adem'in aklını çelerek Onun da yasak meyveden yemesini sağlıyor. Tanrı'ya karşı kendini savunmaya çalışan Adem ise kendisinin bir suçu olmadığını, Havva'nın aklını çeldiğini söylüyor. Bunun sonucunda Tanrı Havva özelinde tüm kadın cinsini 'doğum sancısı ve erkeğe itaat' ile cezalandırırken erkekleri de 'sıkıntılı bir dünya hayatı yaşamaya' mahkum ediyor.
Hikayenin benzer şekilde anlatıldığı İncil'de kadın çok daha net bir ifade ile suçlanıyor. İlgili bölümlerde 'Aslında Adem'in şeytana uymadığı ancak Havva'nın şeytana uyarak günaha girdiği' belirtilerek sorumluluk açıkça kadına yükleniyor. Tevrat ve İncil'de geçen bu bahis kadın ve erkek arasında ciddi bir hiyerarşi yaratırken kadının toplumda tüm kötülüklerin kaynağı olarak görülerek 'lanetlenmesine' neden oluyor. Bütün bunların bir sonucu olarak o dönem kiliselerinde 'kadının ruh sahibi olup olmadığı'nın dahi tartışma konusu olması, hatta 16. yüzyıl Fransa'sında 'kadının ruh taşıdığı ancak bu ruhun şeytani olduğu' sonucuna varılması şaşırtıcı değil.
Oysa Kuran'da ilgili kıssa anlatılırken dengeli ve eşit bir yaklaşım benimseniyor. 'Şeytan o ikisine fısıldadı', 'Onları yoldan çıkardı' gibi ifadeler Hz Adem ile Hz Havva'ya eşit sorumluluk yüklendiğini gösteriyor. Ancak Tevrat ve İncil'de geçen ve kadını aşağılayan ifadelerin, dönemin Plato'ya dayanan hakim Yunan felsefesi de göz önüne alındığında Kuran tefsirlerinde ciddi izler bıraktığını söylemek mümkün. Nitekim klasik tefsir alimlerinin bir bölümü Tevrat ve İncil'de geçen ifadeleri esas alarak Hz Havva'nın 'erkeğin kadın tarafından yoldan çıkarılmasına ilk örneği teşkil ettiğini' iddia ediyor. Bu durum Yunan felsefesi ve Yahudi-Hristiyan kültürünün İslam düşüncesine ne denli etki ettğini ve kadın hakkında yalan yanlış bir çok inancın İslam'a nasıl sızdığını gözler önüne seriyor. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde 'İsrailiyat ve Yunan felsefesinin Kuran tefsirlerine sirayet ettiğini' söylerken tam da bu noktaya işaret ediyor. Kadını fitne ve fesadın kaynağı olarak gören zihniyetin günümüz müslüman toplumlarında İslami bir kisvede karşımıza çıkması ise düşündürücü. Suudi Arabistan'da kadınların araba kullanmasının 'yeryüzüne fitne fesat yaydıkları gerekçesiyle yasaklanması', kaynağını Yahudi-Hristiyan geleneğinden alan bu ve benzeri inançların, asıl kaynakları araştırılmaksızın İslama dayandırılmasına sebebiyet veriyor.
Tüm bunların yanı sıra her ne kadar ilahi olsalar da tüm dinler bir anlamda 'insan' yapımı. Her din, ortaya çıktığı dönemin şartları ve kafa yapıları doğrultusunda şekilleniyor. Dinlere, ya da daha spesifik olursak kutsal kitaplara halen kullanmakta olduğumuz bazı kavram ve ifadeleri yükleyen biz insanlarız. Dolayısıyla bir dinin direk ve kati olarak herhangi bir alandaki bozukluktan ya da aksaklıktan sorumlu tutulması doğru bir yaklaşım değil. Bu nedenle din sistemlerinde kadın incelenirken 'ilahi olan din' ile 'dünyevi olan insan' arasındaki ayrımı gözetmek, din ile dini yaşayan insanlar arasında fark olduğunu kabul etmek gerekiyor. Müslüman dünyası özelinde konuşursak, Suudi Arabistan'da kadının geri kalmış olması bizzat İslam'dan değil onu yorumlayan insanların, yani müslümanların anlayışından kaynaklanıyor. Bu nedenle İslam'da kadını değerlendirirken, esas kutsal metin olan Kuran ile sınırlı insan zihninin bir ürünü olan tefsirler arasında farklılıklar olduğunu, ayetlerin yorumlanmasında dönemim hakim yargı ve inançları gibi pek çok 'dış faktörün' etkili olduğunu unutmamak gerekiyor. Kısaca var olan bir aksaklıktan direk din sorumlu tutulmadan önce sebep-sonuç ilişkilerinin daha derin analiz edilmesi lazım.
Fatmagül Berktay'ın çalışması tüm dinlerin, özelde ise İslam'ın, kadına bir nevi 'düşman' yaklaştığı varsayımından yola çıkarak en başında hata yapıyor. Modern feminist yazarların kabul etmesi gereken nokta, dinin 'kadınların gelişmesi önündeki en büyük engel' ve geri kalmaya tek sebep' olmak zorunda olmadığı; bilakis doğru ve özüne uygun bir şekilde yorumlandığında kadına ihtiyacı olan gücü fazlasıyla verebileceği gerçeği. 'Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın' ve benzeri çalışmalar, bu saydığım ön kabuller ile hareket etmeleri bakımından eksik kalıyor. Kadının Kuran'da, yukarıda bahsettiğim kıssalardan hareketle, İncil ve Tevrat'takinden bariz bir üstünlükle ele alınmasına rağmen günümüzde neden müslüman dünyasında daha çok sorunla karşı karşıya kaldığını açıklamak için, tüm önyargı ve kabullerden uzak, daha kapsamlı ve tarafsız çalışmalara ihtiyaç var. Dini temelde reddeden bir zihniyetin din'de kadının yerini açıklamaya çalışması sonu en başından belli bir filme benzer..
Not: Bu kitap yorumu Feyza Gümüşlüoğlu'na aittir. Yazısına Timeturk.com'da 27 Temmuz 2011 tarihinde yayınlanmıştır. Yazıya ulaşmak için: http://www.timeturk.com/tr/makale/feyza-gumusluoglu/tek-tanrili-dinler-ve-yanlis-onkabuller.html
6 Haziran 2011 Pazartesi
Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, 4. Baskı, İletişim Yayınları, 2011
Niyazi Berkes... Belki de, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ve en etkili sosyal bilimcisi… Osmanlı/Türk modernleşmesi üzerine en temel eser onun mesela… ‘Türkiye’nin Çağdaşlaşması’ isimli eserine müracaat etmeden Türkiye’nin yakın tarihine ilişkin bir çalışma yapmak mümkün değil. Bu kitabında kurduğu çerçeve kendisinden sonra onlarca çalışmanın da arka planını oluşturdu. Modernleşme okulunun komada olduğu bu günlerde bile, Berkes’in çalışması halen daha ayakta, dimdik… Türkiye’de bugün din-siyaset ilişkilerine yazılan hemen hemen her kitap Berkes’in kurgusunu tekrarlamanın ötesine geçmez. Şerif Mardin Hoca veya Şükrü Hanioğlu Hoca gibi önemli isimlerin çalışmaları bile Berkes’in çerçevesini değiştirmez, daha fazla detayını sunar o kadar. Kemal Karpat veya İsmail Kara haricinde, bu çerçeve dışına çıkıp, 19 ve 20. Yüzyıl Osmanlı/Türk tarihine yaklaşan olmamış diyebilirim.
Peki, kimdi Niyazi Berkes? Bu soruya cevap bulabilmek için, bir dönem öğrenciliğini yapan Ruşen Sezer’in yayına hazırladığı kendi kaleminden çıkma Unutulan Yıllar’ı okudum. Hemen belirteyim. Soruma cevabı bulamadım. Diğer bir deyişle, Berkes nasıl Berkes oldu? sorusunun cevabını halen daha bilmiyorum. Zira Unutulan Yıllar bir hayat hikayesini değil, 1940’ların Türk Dış Politikasındaki dalgalanmaları anlatıyor. İfademi şöyle düzelteyim. Unutulan Yıllar klasik anlamda bir hayat hikayesi değil. Bu büyük sosyoloğumuza yakışır bir çapta bir dış politika analizi… Öyle bir dış politika analizi ki, Berkes, hayatının en önemli ve en kritik olayını, yani 1948 yılında komünistlikle suçlanarak Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden tasfiye edilmesini, bu dış politika analizinin içine yerleştirivermiş. Bu o kadar kritik bir dönüm noktasıdır ki, Berkes hoca bir daha Türkiye’de hiçbir üniversitede çalışma fırsatı bulamaz. 1952 yılında Kanada’nın ve dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde McGill Üniversite’sine yerleşir. Oradan emekli olduktan sonra da İngiltere’ye yerleşir ve orada 1988 yılında hayata gözlerini yumar.
Kısaca özetlemek gerekirse:
Berkes’e göre herşey İsmet İnönü’nün Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olması ile başlıyor. Bu aslında Atatürk döneminin de bitişi demek. Zira İnönü döneminde, günümüzün meşhur tabiriyle, Türkiye’nin dış politikasında bir eksen kayması yaşanıyor. İnönü ile, Atatürk’ün bağımsız dış politika izleme siyasası bırakılıyor ve halen daha yakamızı kurtaramadığımız bir süper güce yamanma/dayanma siyasasına geçiliyor. Bu geçiş basit olmuyor tabi. Türkiye’nin yüzündeki kara lekeleri silmesi ve McCarthy’den çok önce McCarthycilik yapması gerekiyor..
Berkes, İkinci Dünya Savaşının Türkiye’de uzun yıllar gizlenen bir Irkçı-Turancı hayali de canlandırdığını iddia ediyor. Aslında bunu biliyorduk. Ama Berkes daha önemli bir iddia da bulunuyor. Bu hayalin canlanmasında bizatihi İnönü’nün ve savaş yıllarında ülkeyi yöneten hükümetin payı var. Berkes özellikle Şükrü Saraçoğlu’nu suçluyor. Almanya’nın savaşı kaybedeceğinin kesinleşmesi üzerine, İnönü ve Saraçoğlu içinde tehlike çanları çalmaya başlıyor. Sonrası bu çanları susturma çabası. 1944’te Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla bir kısım kişilerin mahkeme önüne çıkarılması ve daha sonra salıverilmeleri de göz boyamadan başka bir şey değil. Böylece İnönü ve Saraçoğlu ikilisi Nazi Almanyası ile işbirliği suçlamasından sıyrılıyorlar.
Suçluluk duygusu yetmemiş olacak ki, savaş sonrası dönemde İnönü ilk önce İngiltere sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne yamanmaya çabalıyor. Bunun içinde bir dış tehlike, Sovyetler Birliği, bir de iç tehlike, Komünizm, yaratılıyor. Böylece Batı’nın dikkati Türkiye’ye çevrilecek ve yardım muslukları açılacaktı. İşte DTCF olayları olarak bilinen tasfiye, Yunanistan’ın iç savaşına nazire yapar gibi, Türkiye’nin benim de komünizm tehlikem var demesi oluyor Berkes için.
Sovyet tehdidinin varlığı aslında Türkiye’nin dış politika analizlerinde sıklıkla rastlanan bir iddia. Bu iddiaya göre, Sovyetler Birliği savaş sonunda Türkiye’den Boğazlar rejiminin değiştirilmesini ve Doğu’da sınırların tekrar çizilmesini istemişti. Böylece Türkiye’de Batı Avrupa gibi, Sovyet tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Dolayısıyla takip eden soğuk savaş döneminde Türkiye Batı’nın yanında yer almıştı. Berkes’in kitabında Sovyet tehlikesinin abartıldığı iddia ediyor. Sovyetler Birliği’nin söz konusu taleplerinin ilk Hitler tarafından, Türkiye’yi yedekte bekletmek için, ortaya atıldığını öne sürüyor Berkes. Neticede, dışta Sovyet tehlikesini, içte komünizm tehlikesini abartarak, Türkiye kasten ABD’yi yanıltıyor ve koruması altına giriyor.
Berkes’in Unutulan Yıllar’ı Türk dış politikasındaki belki de en önemli eksen kaymasına oldukça farklı bir açı ile yaklaşıyor. Ben bu yaklaşımı varolan yaklaşımdan daha ikna edici bulduğumu belirteyim. Ayrıca Berkes’in çok daha ilginç iddiaları da var. Mesela, Türkiye’nin İsrail’i tanımasını Türkiye’nin klasik Batı’ya dönüklüğü ile değil, 1942 Varlık vergisi ayıbının üzerinin örtülme çabası olarak açıklıyor Berkes. Ters okumayla söylersek, Atatürk Türkiye’nin dış politikasını üstünkörü, ezberci bir şekilde Batı’ya endekslemedi.
Öte yandan Berkes’in bu kitaptaki yaklaşımının daha da geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira, Berkes bu çalışmada akademik bir çalışmanın uyması gereken kurallarına uymamış. Hayat hikayesini yazıyor olmanın rahatlığı ile bir dış politika analizi yapmış. Akademik kriterlere daha dikkatli riayet eden bir çalışmanın, çok ses getireceğine ve kafamızdaki kalıplaşmış inançları sarsacağına inanıyorum.
Peki, kimdi Niyazi Berkes? Bu soruya cevap bulabilmek için, bir dönem öğrenciliğini yapan Ruşen Sezer’in yayına hazırladığı kendi kaleminden çıkma Unutulan Yıllar’ı okudum. Hemen belirteyim. Soruma cevabı bulamadım. Diğer bir deyişle, Berkes nasıl Berkes oldu? sorusunun cevabını halen daha bilmiyorum. Zira Unutulan Yıllar bir hayat hikayesini değil, 1940’ların Türk Dış Politikasındaki dalgalanmaları anlatıyor. İfademi şöyle düzelteyim. Unutulan Yıllar klasik anlamda bir hayat hikayesi değil. Bu büyük sosyoloğumuza yakışır bir çapta bir dış politika analizi… Öyle bir dış politika analizi ki, Berkes, hayatının en önemli ve en kritik olayını, yani 1948 yılında komünistlikle suçlanarak Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden tasfiye edilmesini, bu dış politika analizinin içine yerleştirivermiş. Bu o kadar kritik bir dönüm noktasıdır ki, Berkes hoca bir daha Türkiye’de hiçbir üniversitede çalışma fırsatı bulamaz. 1952 yılında Kanada’nın ve dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde McGill Üniversite’sine yerleşir. Oradan emekli olduktan sonra da İngiltere’ye yerleşir ve orada 1988 yılında hayata gözlerini yumar.
Kısaca özetlemek gerekirse:
Berkes’e göre herşey İsmet İnönü’nün Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanı olması ile başlıyor. Bu aslında Atatürk döneminin de bitişi demek. Zira İnönü döneminde, günümüzün meşhur tabiriyle, Türkiye’nin dış politikasında bir eksen kayması yaşanıyor. İnönü ile, Atatürk’ün bağımsız dış politika izleme siyasası bırakılıyor ve halen daha yakamızı kurtaramadığımız bir süper güce yamanma/dayanma siyasasına geçiliyor. Bu geçiş basit olmuyor tabi. Türkiye’nin yüzündeki kara lekeleri silmesi ve McCarthy’den çok önce McCarthycilik yapması gerekiyor..
Berkes, İkinci Dünya Savaşının Türkiye’de uzun yıllar gizlenen bir Irkçı-Turancı hayali de canlandırdığını iddia ediyor. Aslında bunu biliyorduk. Ama Berkes daha önemli bir iddia da bulunuyor. Bu hayalin canlanmasında bizatihi İnönü’nün ve savaş yıllarında ülkeyi yöneten hükümetin payı var. Berkes özellikle Şükrü Saraçoğlu’nu suçluyor. Almanya’nın savaşı kaybedeceğinin kesinleşmesi üzerine, İnönü ve Saraçoğlu içinde tehlike çanları çalmaya başlıyor. Sonrası bu çanları susturma çabası. 1944’te Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla bir kısım kişilerin mahkeme önüne çıkarılması ve daha sonra salıverilmeleri de göz boyamadan başka bir şey değil. Böylece İnönü ve Saraçoğlu ikilisi Nazi Almanyası ile işbirliği suçlamasından sıyrılıyorlar.
Suçluluk duygusu yetmemiş olacak ki, savaş sonrası dönemde İnönü ilk önce İngiltere sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne yamanmaya çabalıyor. Bunun içinde bir dış tehlike, Sovyetler Birliği, bir de iç tehlike, Komünizm, yaratılıyor. Böylece Batı’nın dikkati Türkiye’ye çevrilecek ve yardım muslukları açılacaktı. İşte DTCF olayları olarak bilinen tasfiye, Yunanistan’ın iç savaşına nazire yapar gibi, Türkiye’nin benim de komünizm tehlikem var demesi oluyor Berkes için.
Sovyet tehdidinin varlığı aslında Türkiye’nin dış politika analizlerinde sıklıkla rastlanan bir iddia. Bu iddiaya göre, Sovyetler Birliği savaş sonunda Türkiye’den Boğazlar rejiminin değiştirilmesini ve Doğu’da sınırların tekrar çizilmesini istemişti. Böylece Türkiye’de Batı Avrupa gibi, Sovyet tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Dolayısıyla takip eden soğuk savaş döneminde Türkiye Batı’nın yanında yer almıştı. Berkes’in kitabında Sovyet tehlikesinin abartıldığı iddia ediyor. Sovyetler Birliği’nin söz konusu taleplerinin ilk Hitler tarafından, Türkiye’yi yedekte bekletmek için, ortaya atıldığını öne sürüyor Berkes. Neticede, dışta Sovyet tehlikesini, içte komünizm tehlikesini abartarak, Türkiye kasten ABD’yi yanıltıyor ve koruması altına giriyor.
Berkes’in Unutulan Yıllar’ı Türk dış politikasındaki belki de en önemli eksen kaymasına oldukça farklı bir açı ile yaklaşıyor. Ben bu yaklaşımı varolan yaklaşımdan daha ikna edici bulduğumu belirteyim. Ayrıca Berkes’in çok daha ilginç iddiaları da var. Mesela, Türkiye’nin İsrail’i tanımasını Türkiye’nin klasik Batı’ya dönüklüğü ile değil, 1942 Varlık vergisi ayıbının üzerinin örtülme çabası olarak açıklıyor Berkes. Ters okumayla söylersek, Atatürk Türkiye’nin dış politikasını üstünkörü, ezberci bir şekilde Batı’ya endekslemedi.
Öte yandan Berkes’in bu kitaptaki yaklaşımının daha da geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira, Berkes bu çalışmada akademik bir çalışmanın uyması gereken kurallarına uymamış. Hayat hikayesini yazıyor olmanın rahatlığı ile bir dış politika analizi yapmış. Akademik kriterlere daha dikkatli riayet eden bir çalışmanın, çok ses getireceğine ve kafamızdaki kalıplaşmış inançları sarsacağına inanıyorum.
29 Mayıs 2011 Pazar
Mehmet Baransu, Mösyö: Hanefi Avcı'nın Yazamadıkları, Karakitap, 2010
2010 yılının yazında kitapçı raflarına bir kitap düşer: ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar’ isimli bu kitabın yazarı Efsane Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’dır. Kitabı ben 2010’un Aralık ayında okudum. Kitap birbiri ile pek alakası olmayan iki bölümden oluşuyordu. Kitabın büyük bir yekûnunu tutan ilk bölümünde Hanefi Avcı mesleki hayatını anlatırken, ikinci bölümünde Avcı son dönem Türkiye’yi sarsan davalara ve gelişmelere bakışını ele alıyordu.
Tahmin edilebileceği gibi, Avcı’nın kitabını ilginç ve tartışmalı hale getiren de bu ikinci bölüm. Avcı’nın ikinci bölümdeki iddiaları bir varsayıma dayanıyor. Bu varsayım daha önce öne sürülmemiş bir iddia değil aslında… Emniyet Teşkilatı’nın ve Yargı’nın kritik birimlerini Fethullah Gülen cemaati mensupları ele geçirmişti. Ergenekon davası ve Emniyet’teki bazı ayak kaydırmalar ve suçlamalar da cemaatin komplosu oluyordu. Peki, cemaat bunu neden yapıyor?
Avcı’nın cevabı özcü bir cevap: bu cemaat mensupları Simon karakterli… Simon Avcı’nın avucuna düşmüş bir PKK teröristi. PKK için kız kardeşini bile ölüme yollayacak bir tip. Haliç’te eski leş kokulu Haliç’e gönderme... Benim kurabildiğim alakaya göre, cemaat haliç, emniyet içindeki mensupları da birer Simon oluyor.
2011’in Mayıs ayında da Mehmet Baransu’nun Mösyö isimli kitabını okudum. Ben gazetecilik merakının ne menem bir şey olduğunu bu kitapla anladım diyebilirim. Kitabın alt başlığı herşeyi söylüyor: Hanefi Avcı’nın Yazamadıkları. Tabiri caizse, Mehmet Baransu Avcı’nın kitabını ilmek ilmek söküyor. Avcı’nın neyi yanlış anlattığını, neyi eksik anlattığını, ve neyi anlatmadığını uzun uzadıya anlatıyor Baransu…
Avcı’nın kitabını okuduktan sonra bile, Ergenekon’la alakalı kafamda hiçbir şüphe zaten oluşmamıştı. Osmanlı/Türk modernleşmesine dair şöyle böyle bir şeyler okumuş birisi, Türk devletinin nasıl çalıştığını üç aşağı beş yukarı tahmin edebilir. Dolayısıyla, ne Susurluk’a şaşırır, ne de Ergenekon’a… Olasıdır… Komitacıların devleti açık açık yönettiği topraklardır burası. Hatta Atatürk’ün bile en büyük komitacı benim diye caka attığı rivayet edilir.
Yine de Baransu’nun Ergenekon üzerinde dolaşan şüphe bulutlarını dağıtma çabasını oldukça ikna edici buldum. Belirtmeden geçemeyeceğim. Ergenekon’un ne olduğunu ve Ergenekon’e karşı sürdürülen soruşturmanın ve davanın amacının ne olduğuna dair şimdiye kadar okuduğum en iyi tarifi bu kitapta buldum. Özellikle kitabın ‘son söz’ bölümü tek kelime ile enfesti. Baransu’nun ifadesiyle,
“Gün hesap verme günüydü ve bu ülkedeki herkes sınıfsal, makamsal, ve kapital ayrımı gözetmeksizin yaptığı kanunsuz eylemlerin hesabını artık verecekti. Hukuk bütün hücreleriyle Türkiye Cumhuriyeti’ne egemen olacak ve demokrasi yerleşecekti. Tek ve kaçınılmaz yol buydu artık. Bu topraklar dönüşü olmayan bir demokrasi düzlüğüne girmişti.”
Keşke Baransu’nun amacı Avcı’nın yazamadıklarını yazmak değil de, Ergenekon’un kendisinin resmini çekmek olsaydı. Eminim yakın Türkiye tarihini anlamamıza çok önemli bir katkısı olurdu.
Hiç anlamadığım nokta da bu? Neden bu kadar gizli belgelere erişebilen birisi bu kadar üfürükten bir konu etrafında kurgular kitabını. Gazetecilik merakı bu olsa gerek… Kitabın basım tarihi kitapla ilgili sipariş iddialarına destek veriyor: Kasım, 2010… 3 ay da 400 küsür sayfalık bir kitap nasıl yazılır? Hem de tam da Avcı’nın iddialarını çürütecek belgelerle birlikte...
Bütün bunlar bence Mehmet Baransu’nun çalışmasının değerini azaltmamalı. Baransu sadece bir elçi… Türkiye’de devam eden devlet içi bir kavganın taraflarından birisinin elçisi… Bu onun elinden ‘agency’nin alınmasını gerektirmez. Zira Avcı’nın yazamadıklarını yazmak sadece bir gazetecilik değil, bir yiğitlikte aynı zamanda…
Not: Meraklısına, diğer bir efsane isim, Savcı Gültekin Avcı'nın Hanefi Avcı'nın kitabına ilişkin yorumu okumaya değer...
Tahmin edilebileceği gibi, Avcı’nın kitabını ilginç ve tartışmalı hale getiren de bu ikinci bölüm. Avcı’nın ikinci bölümdeki iddiaları bir varsayıma dayanıyor. Bu varsayım daha önce öne sürülmemiş bir iddia değil aslında… Emniyet Teşkilatı’nın ve Yargı’nın kritik birimlerini Fethullah Gülen cemaati mensupları ele geçirmişti. Ergenekon davası ve Emniyet’teki bazı ayak kaydırmalar ve suçlamalar da cemaatin komplosu oluyordu. Peki, cemaat bunu neden yapıyor?
Avcı’nın cevabı özcü bir cevap: bu cemaat mensupları Simon karakterli… Simon Avcı’nın avucuna düşmüş bir PKK teröristi. PKK için kız kardeşini bile ölüme yollayacak bir tip. Haliç’te eski leş kokulu Haliç’e gönderme... Benim kurabildiğim alakaya göre, cemaat haliç, emniyet içindeki mensupları da birer Simon oluyor.
2011’in Mayıs ayında da Mehmet Baransu’nun Mösyö isimli kitabını okudum. Ben gazetecilik merakının ne menem bir şey olduğunu bu kitapla anladım diyebilirim. Kitabın alt başlığı herşeyi söylüyor: Hanefi Avcı’nın Yazamadıkları. Tabiri caizse, Mehmet Baransu Avcı’nın kitabını ilmek ilmek söküyor. Avcı’nın neyi yanlış anlattığını, neyi eksik anlattığını, ve neyi anlatmadığını uzun uzadıya anlatıyor Baransu…
Avcı’nın kitabını okuduktan sonra bile, Ergenekon’la alakalı kafamda hiçbir şüphe zaten oluşmamıştı. Osmanlı/Türk modernleşmesine dair şöyle böyle bir şeyler okumuş birisi, Türk devletinin nasıl çalıştığını üç aşağı beş yukarı tahmin edebilir. Dolayısıyla, ne Susurluk’a şaşırır, ne de Ergenekon’a… Olasıdır… Komitacıların devleti açık açık yönettiği topraklardır burası. Hatta Atatürk’ün bile en büyük komitacı benim diye caka attığı rivayet edilir.
Yine de Baransu’nun Ergenekon üzerinde dolaşan şüphe bulutlarını dağıtma çabasını oldukça ikna edici buldum. Belirtmeden geçemeyeceğim. Ergenekon’un ne olduğunu ve Ergenekon’e karşı sürdürülen soruşturmanın ve davanın amacının ne olduğuna dair şimdiye kadar okuduğum en iyi tarifi bu kitapta buldum. Özellikle kitabın ‘son söz’ bölümü tek kelime ile enfesti. Baransu’nun ifadesiyle,
“Gün hesap verme günüydü ve bu ülkedeki herkes sınıfsal, makamsal, ve kapital ayrımı gözetmeksizin yaptığı kanunsuz eylemlerin hesabını artık verecekti. Hukuk bütün hücreleriyle Türkiye Cumhuriyeti’ne egemen olacak ve demokrasi yerleşecekti. Tek ve kaçınılmaz yol buydu artık. Bu topraklar dönüşü olmayan bir demokrasi düzlüğüne girmişti.”
Keşke Baransu’nun amacı Avcı’nın yazamadıklarını yazmak değil de, Ergenekon’un kendisinin resmini çekmek olsaydı. Eminim yakın Türkiye tarihini anlamamıza çok önemli bir katkısı olurdu.
Hiç anlamadığım nokta da bu? Neden bu kadar gizli belgelere erişebilen birisi bu kadar üfürükten bir konu etrafında kurgular kitabını. Gazetecilik merakı bu olsa gerek… Kitabın basım tarihi kitapla ilgili sipariş iddialarına destek veriyor: Kasım, 2010… 3 ay da 400 küsür sayfalık bir kitap nasıl yazılır? Hem de tam da Avcı’nın iddialarını çürütecek belgelerle birlikte...
Bütün bunlar bence Mehmet Baransu’nun çalışmasının değerini azaltmamalı. Baransu sadece bir elçi… Türkiye’de devam eden devlet içi bir kavganın taraflarından birisinin elçisi… Bu onun elinden ‘agency’nin alınmasını gerektirmez. Zira Avcı’nın yazamadıklarını yazmak sadece bir gazetecilik değil, bir yiğitlikte aynı zamanda…
Not: Meraklısına, diğer bir efsane isim, Savcı Gültekin Avcı'nın Hanefi Avcı'nın kitabına ilişkin yorumu okumaya değer...
22 Şubat 2011 Salı
Asa Lundgren, Istenmeyen Komşu: Türkiye’nin Kürt Politikası, Kitap Yayınevi, 2008
İktisatçılarla alakalı yaptığım bir espiriyi hatırlıyorum. ABD’de soyut-matematiksel iktisat’la dalga geçmek için yaptığım bir espiriydi bu. İktisat bölümünün koridorlarındaki sessizliği bir çığlık böler. Birisi buldum, buldum diye bağırarak fırlar odaların birinden. Diğer odalar da peşi sıra açılır ve herkes buldum buldum diye ortada çığlık çığlığa koşan kişinin etrafında doluşur. Ne buldun? Adam anlatır. Hatırlarsanız bir teoremim vardı ama bir türlü matematiksel ispatını yapamamıştım. Eeee.... İşte o ispatı yaptım sonunda... Adam heyecanla ispatını anlatır ve herkes ispat karşısında hayranlıkla tebrik ederler adamı. O sırada oradan geçmekte olan birisi saf saf sorar adama: peki teoremin neyi açıklıyor? Herkes donar kalır. Evet, teorem neyi açıklıyor? Soru karşısında şaşıran adam bir müddet düşündükten sonra şöyle der: orasını daha düşünmedim.
Nedense Asa Lundgren’i o iktisatçıya benzettim. Önemli bir farkla ki, Lundgren gerçek hayatı çok iyi biliyor. Sorunu, gerçek hayatın teorisini yapmak: somuttan soyuta geçebilmek. Aslında bu sadece onun değil, genel olarak uluslararası ilişkiler çalışan hemen hemen her siyaset bilimcinin sorunu. Düşünmeden söyleyeyim aklıma geleni: Siyaset Biliminin bir alt dalı olan Uluslararası İlişkiler de aslında İktisat’tan çok farklı değil galiba.
Kitaba dönersek: Türkiye’nin çok şeyi çelişkilerle dolu olduğu gibi, Kuzey Irak politikası da çelişkili... Bir devlet kendi devlet yapısı konusunda kaygılı olabilir. Ama bir o kadar başkasının ki ile alakalı neden kaygılı olur ve bu kaygısını o devlete karşı dış politikasının temel duruşu haline getirir? Kuzey Irak söz konusu olan. Türkiye’nin üniter devlet yapısı ile alakalı kaygılarını sağır sultan duymuştur. Peki ama Irak’tan bize ne? Adamlar ister federal devlet der, ister üniter. Asa Lundgren kitabında çözümlemeye çalıştığı bu çelişki. Kitabın 2 bölümü bu çelişkinin ortaya konması ve Türk devletinin bu çelişki ile nasıl başetmeye çalıştığı ile alakalı. Bölümlerden 6. bölümde Amerika’nın Irak’ı işgalinden önceki dönem ele alınırken, diğeri 7. bölümde işgal sonrası dönem ele alınıyor. Ama esas konu değişmiyor. Türkiye’nin Irak’a yönelik dış politikasının bu değişmeyen duruşu...
Bu duruşu çelişkili iki önemli sebep var. Çok ilğinç olmayan birinci sebep, Türkiye’nin kendi iç işlerine karışılmasında gösterdiği hassassiyetle, dış politikada bir başka ülkenin iç işlerine bu kadar rahat karışabilmesinde yatıyor... Konu sadece Kuzey Irak’a yapılan askeri müdaheleler veya asker bulundurmak değil... Türkiye bu konuda Kuzey Irak’taki otorite boşluğunu hafifletici sebep olarak öne sürüyor. Bizzatihi devletin yapısının ne olması gerektiği konusunda gösterilen dirençe ne demeli. İkinci sebep daha da ilginç. Aslında Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasından, bilfiil otonom bir Kürt bölgesinin çıkmasına kadar peşi sıra gelen olaylar zincirine Türkiye’nin katkısı çok büyük. Negatif bir katkı değil bu. Doğrudan böyle bir zincirlemenin gerçekleşmesi Türkiye’nin katkıları olmasaydı olmazdı denebilecek boyutlarda.. Çelişki, birşeyi istememek, ama onun olmasına herkesten daha fazla katkı da bulunmak.
Hemen belirteyim. Lundgren’in amacı bu çelişkiyi çözmek değil. O sadece bu çelişkiyi bütün netliği ile gözlerimize seriyor. Lundgren’in asıl amacı farklı. Lundgren Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını başka bir yöne bağlamanın derdinde... Yani gerçeğe teorik bir kılıf geçirmek istiyor. Bunu da Türkiye’nin Kuzey Irak’a karşı duruşunu Cumhuriyet elitlerinin Osmanlı bakiyesi etnik yapıdan tek bir ulus inşası (nation-building) kaygısı / projesi ile ilişkilendiriliyor. Yani olan biten, Türkiye’de Türklüğün içini doldurma çabası. Ne bitmez bir süreçmiş... 70-80 yıldır bitmeyen, bir türlü yakamızdan düşmeyen bir süreç.
Nedense Güney Koreli bir arkadaşımı hatırlattı bu bana. Amerikan üniversitelerinde artık din haline gelmiş Uluslararası İlişkiler akımlarından ve onların yobaz takipçileri elinde çok ağır bir fiyat ödemiş bir arkadaşımı. Doktora yaptığı üniversitenin Uluslararası İlişkiler ana dalı neo-realizm’e fanatiklik derecesinde karşı bir hoca takımının elinde... O ise şöyle derdi: ‘Ben Güney Koreliyim. Batı’mda 1.3 milyarlık Çin, Kuzey’imde nükleer isteyen Kuzey Kore, Doğu’mda 200 milyonluk Japonya... Ben nasıl neo-realist olmayayım.‘
Arif olan anlar.
Her ne kadar teorik bağlantı hoşuma gitmese de, bu çerçeve kullanılarak yapılan Türkiye’nin Kuzey Irak’a karşı politikasının söylem analizini oldukça beğendiğimi belirtmeliyim. Kitabın 5. bölümü bu söylem analizine ayrılmış. 4. Bölümde Türkiye’de Kürt kimliği sorunu, 2. bölümde devletlerin dış politika duruşlarının iç politika hesaplarını (birlik-beraberlik ve ulus inşası) ele alıyor. 3. Bölüm ise aynı konuyu Türkiye örneğinde tartışıyor.
Sorun, sebep ve sonucun karıştırılması. Bu tür Sherlock Holmes’ci analizleri çok doğru bulmuyorum açıkcası. Sonuca bakıp, o sonuca zaten birilerinin kafasındaki amaç muamelesi yapmak bence metodolojik olarak problemli ve çok basite kaçmak. Böyle yapılırsa ortaya çıkan çalışma, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik dış politikasını İran, Suriye, İsrael ve Irak’ı hesaba katmadan analiz etmiş olur. Bu ise ne kadar kabul edilebilir, siz takdir edin.
Nedense Asa Lundgren’i o iktisatçıya benzettim. Önemli bir farkla ki, Lundgren gerçek hayatı çok iyi biliyor. Sorunu, gerçek hayatın teorisini yapmak: somuttan soyuta geçebilmek. Aslında bu sadece onun değil, genel olarak uluslararası ilişkiler çalışan hemen hemen her siyaset bilimcinin sorunu. Düşünmeden söyleyeyim aklıma geleni: Siyaset Biliminin bir alt dalı olan Uluslararası İlişkiler de aslında İktisat’tan çok farklı değil galiba.
Kitaba dönersek: Türkiye’nin çok şeyi çelişkilerle dolu olduğu gibi, Kuzey Irak politikası da çelişkili... Bir devlet kendi devlet yapısı konusunda kaygılı olabilir. Ama bir o kadar başkasının ki ile alakalı neden kaygılı olur ve bu kaygısını o devlete karşı dış politikasının temel duruşu haline getirir? Kuzey Irak söz konusu olan. Türkiye’nin üniter devlet yapısı ile alakalı kaygılarını sağır sultan duymuştur. Peki ama Irak’tan bize ne? Adamlar ister federal devlet der, ister üniter. Asa Lundgren kitabında çözümlemeye çalıştığı bu çelişki. Kitabın 2 bölümü bu çelişkinin ortaya konması ve Türk devletinin bu çelişki ile nasıl başetmeye çalıştığı ile alakalı. Bölümlerden 6. bölümde Amerika’nın Irak’ı işgalinden önceki dönem ele alınırken, diğeri 7. bölümde işgal sonrası dönem ele alınıyor. Ama esas konu değişmiyor. Türkiye’nin Irak’a yönelik dış politikasının bu değişmeyen duruşu...
Bu duruşu çelişkili iki önemli sebep var. Çok ilğinç olmayan birinci sebep, Türkiye’nin kendi iç işlerine karışılmasında gösterdiği hassassiyetle, dış politikada bir başka ülkenin iç işlerine bu kadar rahat karışabilmesinde yatıyor... Konu sadece Kuzey Irak’a yapılan askeri müdaheleler veya asker bulundurmak değil... Türkiye bu konuda Kuzey Irak’taki otorite boşluğunu hafifletici sebep olarak öne sürüyor. Bizzatihi devletin yapısının ne olması gerektiği konusunda gösterilen dirençe ne demeli. İkinci sebep daha da ilginç. Aslında Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasından, bilfiil otonom bir Kürt bölgesinin çıkmasına kadar peşi sıra gelen olaylar zincirine Türkiye’nin katkısı çok büyük. Negatif bir katkı değil bu. Doğrudan böyle bir zincirlemenin gerçekleşmesi Türkiye’nin katkıları olmasaydı olmazdı denebilecek boyutlarda.. Çelişki, birşeyi istememek, ama onun olmasına herkesten daha fazla katkı da bulunmak.
Hemen belirteyim. Lundgren’in amacı bu çelişkiyi çözmek değil. O sadece bu çelişkiyi bütün netliği ile gözlerimize seriyor. Lundgren’in asıl amacı farklı. Lundgren Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını başka bir yöne bağlamanın derdinde... Yani gerçeğe teorik bir kılıf geçirmek istiyor. Bunu da Türkiye’nin Kuzey Irak’a karşı duruşunu Cumhuriyet elitlerinin Osmanlı bakiyesi etnik yapıdan tek bir ulus inşası (nation-building) kaygısı / projesi ile ilişkilendiriliyor. Yani olan biten, Türkiye’de Türklüğün içini doldurma çabası. Ne bitmez bir süreçmiş... 70-80 yıldır bitmeyen, bir türlü yakamızdan düşmeyen bir süreç.
Nedense Güney Koreli bir arkadaşımı hatırlattı bu bana. Amerikan üniversitelerinde artık din haline gelmiş Uluslararası İlişkiler akımlarından ve onların yobaz takipçileri elinde çok ağır bir fiyat ödemiş bir arkadaşımı. Doktora yaptığı üniversitenin Uluslararası İlişkiler ana dalı neo-realizm’e fanatiklik derecesinde karşı bir hoca takımının elinde... O ise şöyle derdi: ‘Ben Güney Koreliyim. Batı’mda 1.3 milyarlık Çin, Kuzey’imde nükleer isteyen Kuzey Kore, Doğu’mda 200 milyonluk Japonya... Ben nasıl neo-realist olmayayım.‘
Arif olan anlar.
Her ne kadar teorik bağlantı hoşuma gitmese de, bu çerçeve kullanılarak yapılan Türkiye’nin Kuzey Irak’a karşı politikasının söylem analizini oldukça beğendiğimi belirtmeliyim. Kitabın 5. bölümü bu söylem analizine ayrılmış. 4. Bölümde Türkiye’de Kürt kimliği sorunu, 2. bölümde devletlerin dış politika duruşlarının iç politika hesaplarını (birlik-beraberlik ve ulus inşası) ele alıyor. 3. Bölüm ise aynı konuyu Türkiye örneğinde tartışıyor.
Sorun, sebep ve sonucun karıştırılması. Bu tür Sherlock Holmes’ci analizleri çok doğru bulmuyorum açıkcası. Sonuca bakıp, o sonuca zaten birilerinin kafasındaki amaç muamelesi yapmak bence metodolojik olarak problemli ve çok basite kaçmak. Böyle yapılırsa ortaya çıkan çalışma, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik dış politikasını İran, Suriye, İsrael ve Irak’ı hesaba katmadan analiz etmiş olur. Bu ise ne kadar kabul edilebilir, siz takdir edin.
17 Şubat 2011 Perşembe
Farhad Khosrokhavar ve Olivier Roy, İran: Bir Devrimin Tükenişi, Çev. İsmail Yerguz, İstanbul: Metis Yayınları, 1999
İran devrimi (daha sonra İslami sıfatı eklenecek) akademik dünyayı bir çok açıdan hazırlıksız yakaladı. Devrim yüzyılların en önemli şarkiyatçı varsayımını sorguladı: Doğu toplumlarının despot bir devlet karşısında sindirilmişliği, pısırıklığı, uyuşukluğu... Sekülerleşme yazınına en ölümcül darbe de bu devrimden geldi. Modernleşme karşısında tarihin sayfalarına karışması gereken bir toplumsal tabakanın siyasi olarak etkin olduğu ortaya çıktı.
Bu her açıdan olmaması gereken devrim üzerine yığınla çalışma yapıldı. Bu çalışmaların çoğu ve daha akademik olanları devrimin nasıl meydana geldiği sorusu ile ilgilendi. Geri kalanı ve azınlıkta olanları ise İran'da devrim sonrası hayat üzerine yoğunlaştı. Bu ikinci gruba giren çalışmalar daha çok İran'ın dini rejimini hedef alıyordu. Yüzlerce anekdotun bize aktardığı baskı altında karamsar bir İranlı tablosu idi. Hamid Dabashi gibi çizilen bu karamsar resme karşı çıkanlar da oldu. Ama genel resim İran'ın yaşanmayacak bir yer olduğu idi.
Dini öğretileri devlet gücüyle topluma uygulatmaya çalışan bir devletten ne beklenirdi ki? Buradaki hakim varsayım din adamlarının katışıksız idealist oldukları varsayımı... Aynı varsayım nispeten dindar siyasetçilerimizi de analiz ederken belirmiyor mu? AKP'nin sıradan bir parti, R.T. Erdoğan'ın sıradan, pragmatist bir siyasetçi olma ihtimali nedense bize uzak geliyor. Hem partiyi hem Erdoğan'ı çok uzun vadede de olsa bir siyasi planın taşıyıcısı veya uygulayıcısı olarak görmek başka ne ile açıklanabilir?
Olivier Roy'un Farhad Khosrokhavar'la kaleme aldığı İran: Bir Devrimin Tükenişi işte kafalardaki bu hakim varsayımı temelinden sorguluyor ve yıkıyor. Aslında Roy'un Siyasal İslam'ın İflası kitabı da benzer bir amacı güdüyordu. Belli bir toplum idealini gerçekleştirmek için yapılan devrim siyasetin sıradan koridorlarına girince idealizmini kaybediyor, gerçeklerle yüzleşerek sıradan hale geliyordu. Roy, Khosrokhavar'la birlikte aynı neticenin daha geniş bir hayat alanında da gerçekleştiğini gösteriyor bu kitabında... Bir anlamda din sekülerleşiyor.
Kitap Giriş, Sonuç ve sekiz bölümden oluşuyor. Birinci bölüm devrim sonrası geçen 20 yılı anlatıyor. Daha çok siyasi tarihin anlatıldığı bu bölüm Hatemi'nin başkanlığa gelmesinin İran siyaset sahnesi arka planında önemini vurguluyor. Kısaca Hatemi'nin başkanlığı İran'da muhafazakarlar ve reformcular olarak iki grubun varlığını ve bu ikisinin arasındaki çatışmanın derinleşmesinin göstergesi... Bu aslında bilinen birşey... Roy ve Khosrokhavar takip eden bölümlerde siyasi alanda süregiden mücadelenin entellektüel, ideolojik, hatta teolojik temellerine iniyorlar. İran siyasetinin anlaşılmasında işte bu noktada katkıları başlıyor.
İkinci bölüm benim için kitabın en ilginç bölümü... Devrimin nispeten bütün bir yapı arzeden Şii İslamı'nı nasıl alt üst ettiğini bu bölümde görüyoruz. İlk önce devrim öncesinde Şii İslamın siyaset anlayışının değişimi izleniyor. Daha sonra İran'daki dini rejimin kendisini yasallaştırması ele alınıyor. Bu yasallaştırma da din önemli bir rol oynuyor kuşkusuz. Fakat Roy ve Khosrokhavar ısrarla Humeyni'nin bile siyasi mantık ve dini mantık arasında daima siyasi mantığı öncelediğini vurguluyor. Din adamlarının devletin ve ticari ilişkilerin içine çekilmesi de İran'da dinin sekülerleşmesinin taşıyıcıları olarak karşımıza çıkıyor bu bölümde. Yine İran'ın dış siyasetinin İran'ın milli çıkarlarına indirgenmesi benzer bir etkiye sahip. Yani etnisite-üstü bir dini anlayış gittikçe millileşiyor.
Üçüncü bölümde İran'ın siyasi düzlemine akseden yarılmanın entellektüel düzlemdeki izdüşümü ele alınıyor. Kısaca, Şiilikte İslami devlet kavramı ekseni etrafında dönen entellektüel tartışmalar bu bölümde özetlenmiş. Bunun için Abdülkerim Soruş, Muhsin Kadıvar, Müçtehid-Şabestari ve bu tartışmanın parçası daha nice İranlı muhafazakar entellektüellerin görüşleri bu bölümde tartışılıyor.
Dördüncü bölümde İran toplumunun devrim sonrası geçirdiği dönüşümleri ele alıyor. Nufüs, kentleşme, ekonomi bu bölümün başlıca ana konularını oluşturuyor. Ayrıca İran'da hakim olan haliyle islami ekonomi uygulaması da bu bölümde ele alınıyor.
Nispeten uzun beşinci bölüm gençlik üzerine... Bir önceki bölümlerde olduğu gibi burada da gösterilmeye çalışılan İran'ın sekülerleştiği... Yani devrim rejimin algıladığı gibi İslam'ı anlayan homojen bir entellektüel kesim meydana getiremedi. Hayal ettiği gibi bir toplumsal dönüşümü yönlendiremedi. Aynı başarısızlık belki de en gözle görülür bir biçimde hayal edilen gençliği eğitememek şekillendirememekte ortaya çıktı. Bireyselliğini ortaya koyan, dini rejimin anladığı gibi anlamayan, yaşamayan, devrimden soğumuş, hatta, apolitize olarak karşıtlığını ortaya koyan bir gençlik ortaya çıkmış İran'da... En basit eğlencelerden mahrum, bildik İranlı gençlik tablosu bu... Benim için daha da ilginç olanı benzer eğilimlerin Hizbullah ve Besic gibi dini kurumları dolduran gençlerde de hakim olması... Her ne kadar bu tartışmada ki iddialar yeterince örneklerle gösterilmemiş olsa da, akla hiç uzak gelmeyen bir ihtimal bu... Nilüfer Göle benzer bir tabloyu İslami bir romanın tahlili üzerinden çizer. Buna göre çok idealist bir İslamcı genç bir kıza aşık olur ve değişir. Bu değişim aslında tam olarak sekülerleşmedir. Dünyayı ve onun verebileceklerini farketme...
Altıncı bölümde çok önemli bir konuya ayrılmış: İran'da ortaya çıkan feminizim... kadın sorunlarının belli başlıcalarının tartışıldığı bu bölümde de yine nispeten muhafazakar kesimlerde beliren feminist eğilimleri ele alıyor. Bu çok ilginç bir karşılaştırma konusu olabilir. Zira benzer bir eğilimin Türkiye'deki islami çevrelerde ortaya çıktığını biliyoruz. Bu bağlamda İran'daki en önemli yenilik bence, fıkhın tekrar gözden geçirilmesi. Benzer bir talep Amerika'daki Müslüman kadınlar arasında da yaygın. Bildiğim kadarıyla Türkiye'de işi fıkhı sorgulamaya kadar götüren İslamcı feminist yok.
Yedinci ve sekizinci bölümler oldukça kısa... İlkinde, bir sinema filmi ve bir roman örneğinde İran'da devrimin öldüğü iddiası gösteriliyor. Diğerinde yurtdışında yaşayan İranlılar ve İran'a göçen Afganlıların İran'daki konumları ele alınıyor.
Khosrokhavar ve Roy'un kitaplarını kaleme alırken kafalarında belli bir model olduğu kuşkusuz... Bu model İslami devlet ve toplum modeli... Kafalarındaki bu modele göre İran'ın devrim sonrası dönüşümünü tartışıyorlar. Bu modele göre İran'ın sekülerleştiğini gösteriyor. Peki o model İran'da hiç varolmuş mu? Belki birileri o modeli kurmak istedi cidden... Ama peki kurabildiler mi?
Yazarların tam olarak o İslami devlet ve toplumdan ne anladıklarını bilmiyorum. Zira kitabın herhangi bir yerinde bu tartışılmıyor. Sekülerleşme ile anladıkları dinden uzaklaşma, bireyselleşme, vs. Daha net bir tanımla gelselerdi, kitabın katkısı daha da büyük olurdu. Böylelikle laiklik nedir, sekülerleşme nedir tartışmalarının tam ortasında bulunduğumuz bir zamanda, kafamızdaki kavram karmaşasına bir son verebilirlerdi.
İran: Bir Devrimin Tükenişi devrim sonrası İran'ı merak edenler ve Türkiye üzerine düşünmek isteyenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.
Bu her açıdan olmaması gereken devrim üzerine yığınla çalışma yapıldı. Bu çalışmaların çoğu ve daha akademik olanları devrimin nasıl meydana geldiği sorusu ile ilgilendi. Geri kalanı ve azınlıkta olanları ise İran'da devrim sonrası hayat üzerine yoğunlaştı. Bu ikinci gruba giren çalışmalar daha çok İran'ın dini rejimini hedef alıyordu. Yüzlerce anekdotun bize aktardığı baskı altında karamsar bir İranlı tablosu idi. Hamid Dabashi gibi çizilen bu karamsar resme karşı çıkanlar da oldu. Ama genel resim İran'ın yaşanmayacak bir yer olduğu idi.
Dini öğretileri devlet gücüyle topluma uygulatmaya çalışan bir devletten ne beklenirdi ki? Buradaki hakim varsayım din adamlarının katışıksız idealist oldukları varsayımı... Aynı varsayım nispeten dindar siyasetçilerimizi de analiz ederken belirmiyor mu? AKP'nin sıradan bir parti, R.T. Erdoğan'ın sıradan, pragmatist bir siyasetçi olma ihtimali nedense bize uzak geliyor. Hem partiyi hem Erdoğan'ı çok uzun vadede de olsa bir siyasi planın taşıyıcısı veya uygulayıcısı olarak görmek başka ne ile açıklanabilir?
Olivier Roy'un Farhad Khosrokhavar'la kaleme aldığı İran: Bir Devrimin Tükenişi işte kafalardaki bu hakim varsayımı temelinden sorguluyor ve yıkıyor. Aslında Roy'un Siyasal İslam'ın İflası kitabı da benzer bir amacı güdüyordu. Belli bir toplum idealini gerçekleştirmek için yapılan devrim siyasetin sıradan koridorlarına girince idealizmini kaybediyor, gerçeklerle yüzleşerek sıradan hale geliyordu. Roy, Khosrokhavar'la birlikte aynı neticenin daha geniş bir hayat alanında da gerçekleştiğini gösteriyor bu kitabında... Bir anlamda din sekülerleşiyor.
Kitap Giriş, Sonuç ve sekiz bölümden oluşuyor. Birinci bölüm devrim sonrası geçen 20 yılı anlatıyor. Daha çok siyasi tarihin anlatıldığı bu bölüm Hatemi'nin başkanlığa gelmesinin İran siyaset sahnesi arka planında önemini vurguluyor. Kısaca Hatemi'nin başkanlığı İran'da muhafazakarlar ve reformcular olarak iki grubun varlığını ve bu ikisinin arasındaki çatışmanın derinleşmesinin göstergesi... Bu aslında bilinen birşey... Roy ve Khosrokhavar takip eden bölümlerde siyasi alanda süregiden mücadelenin entellektüel, ideolojik, hatta teolojik temellerine iniyorlar. İran siyasetinin anlaşılmasında işte bu noktada katkıları başlıyor.
İkinci bölüm benim için kitabın en ilginç bölümü... Devrimin nispeten bütün bir yapı arzeden Şii İslamı'nı nasıl alt üst ettiğini bu bölümde görüyoruz. İlk önce devrim öncesinde Şii İslamın siyaset anlayışının değişimi izleniyor. Daha sonra İran'daki dini rejimin kendisini yasallaştırması ele alınıyor. Bu yasallaştırma da din önemli bir rol oynuyor kuşkusuz. Fakat Roy ve Khosrokhavar ısrarla Humeyni'nin bile siyasi mantık ve dini mantık arasında daima siyasi mantığı öncelediğini vurguluyor. Din adamlarının devletin ve ticari ilişkilerin içine çekilmesi de İran'da dinin sekülerleşmesinin taşıyıcıları olarak karşımıza çıkıyor bu bölümde. Yine İran'ın dış siyasetinin İran'ın milli çıkarlarına indirgenmesi benzer bir etkiye sahip. Yani etnisite-üstü bir dini anlayış gittikçe millileşiyor.
Üçüncü bölümde İran'ın siyasi düzlemine akseden yarılmanın entellektüel düzlemdeki izdüşümü ele alınıyor. Kısaca, Şiilikte İslami devlet kavramı ekseni etrafında dönen entellektüel tartışmalar bu bölümde özetlenmiş. Bunun için Abdülkerim Soruş, Muhsin Kadıvar, Müçtehid-Şabestari ve bu tartışmanın parçası daha nice İranlı muhafazakar entellektüellerin görüşleri bu bölümde tartışılıyor.
Dördüncü bölümde İran toplumunun devrim sonrası geçirdiği dönüşümleri ele alıyor. Nufüs, kentleşme, ekonomi bu bölümün başlıca ana konularını oluşturuyor. Ayrıca İran'da hakim olan haliyle islami ekonomi uygulaması da bu bölümde ele alınıyor.
Nispeten uzun beşinci bölüm gençlik üzerine... Bir önceki bölümlerde olduğu gibi burada da gösterilmeye çalışılan İran'ın sekülerleştiği... Yani devrim rejimin algıladığı gibi İslam'ı anlayan homojen bir entellektüel kesim meydana getiremedi. Hayal ettiği gibi bir toplumsal dönüşümü yönlendiremedi. Aynı başarısızlık belki de en gözle görülür bir biçimde hayal edilen gençliği eğitememek şekillendirememekte ortaya çıktı. Bireyselliğini ortaya koyan, dini rejimin anladığı gibi anlamayan, yaşamayan, devrimden soğumuş, hatta, apolitize olarak karşıtlığını ortaya koyan bir gençlik ortaya çıkmış İran'da... En basit eğlencelerden mahrum, bildik İranlı gençlik tablosu bu... Benim için daha da ilginç olanı benzer eğilimlerin Hizbullah ve Besic gibi dini kurumları dolduran gençlerde de hakim olması... Her ne kadar bu tartışmada ki iddialar yeterince örneklerle gösterilmemiş olsa da, akla hiç uzak gelmeyen bir ihtimal bu... Nilüfer Göle benzer bir tabloyu İslami bir romanın tahlili üzerinden çizer. Buna göre çok idealist bir İslamcı genç bir kıza aşık olur ve değişir. Bu değişim aslında tam olarak sekülerleşmedir. Dünyayı ve onun verebileceklerini farketme...
Altıncı bölümde çok önemli bir konuya ayrılmış: İran'da ortaya çıkan feminizim... kadın sorunlarının belli başlıcalarının tartışıldığı bu bölümde de yine nispeten muhafazakar kesimlerde beliren feminist eğilimleri ele alıyor. Bu çok ilginç bir karşılaştırma konusu olabilir. Zira benzer bir eğilimin Türkiye'deki islami çevrelerde ortaya çıktığını biliyoruz. Bu bağlamda İran'daki en önemli yenilik bence, fıkhın tekrar gözden geçirilmesi. Benzer bir talep Amerika'daki Müslüman kadınlar arasında da yaygın. Bildiğim kadarıyla Türkiye'de işi fıkhı sorgulamaya kadar götüren İslamcı feminist yok.
Yedinci ve sekizinci bölümler oldukça kısa... İlkinde, bir sinema filmi ve bir roman örneğinde İran'da devrimin öldüğü iddiası gösteriliyor. Diğerinde yurtdışında yaşayan İranlılar ve İran'a göçen Afganlıların İran'daki konumları ele alınıyor.
Khosrokhavar ve Roy'un kitaplarını kaleme alırken kafalarında belli bir model olduğu kuşkusuz... Bu model İslami devlet ve toplum modeli... Kafalarındaki bu modele göre İran'ın devrim sonrası dönüşümünü tartışıyorlar. Bu modele göre İran'ın sekülerleştiğini gösteriyor. Peki o model İran'da hiç varolmuş mu? Belki birileri o modeli kurmak istedi cidden... Ama peki kurabildiler mi?
Yazarların tam olarak o İslami devlet ve toplumdan ne anladıklarını bilmiyorum. Zira kitabın herhangi bir yerinde bu tartışılmıyor. Sekülerleşme ile anladıkları dinden uzaklaşma, bireyselleşme, vs. Daha net bir tanımla gelselerdi, kitabın katkısı daha da büyük olurdu. Böylelikle laiklik nedir, sekülerleşme nedir tartışmalarının tam ortasında bulunduğumuz bir zamanda, kafamızdaki kavram karmaşasına bir son verebilirlerdi.
İran: Bir Devrimin Tükenişi devrim sonrası İran'ı merak edenler ve Türkiye üzerine düşünmek isteyenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)